Çimen Günay

BAŞINI EĞMEYEN KADIN SUAT DERVİŞ

 

Otuza yakın roman, öyküler, eleştiri yazıları ve siyaset... Fosforlu Cevriye'nin yaratıcısı, Devrimci Kadınlar Birliği'nin kurucularından Suat Derviş... Çimen Günay, Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri adlı tezini bizimle paylaşıyor

 

Altmış yedi yıllık yaşamına otuza yakın roman, birçok hikâye, çeşitli çeviriler ve eleştiri yazıları sığdırmayı başarmış bir yazar olan Suat Derviş (1905-1972), günümüzde daha çok Fosforlu Cevriye romanıyla birlikte hatırlanıyor.

 

Belli başlı edebiyat antolojilerinde yer almayan, birkaç kişi dışında eleştirmenlerin dikkatini çekmemiş bir yazar olan Derviş, son yıllarda kadın çalışmaları ile ilgilenen çeşitli araştırmacılar tarafından gündeme getirilmiş, yazarın Türkiye'de feminist hareketin gelişimine yaptığı katkılar incelenmeye değer bulunmuştur.

 

Sıfatları unutarak okumak

 

Suat Derviş'i, kendisine yakıştırılan tüm sıfatları bir an olsun unutarak yeniden okumak bugün artık bir zorunluluktur; böyle yapıldığında, bir yazar olarak özgürlüğünü her şeyden daha değerli sayan Derviş'in romanlarının, hiçbir akımın/ideolojinin bir "ürünü" olarak değerlendirilemeyeceğini göstermek mümkün olacaktır.

 

Feminizm ve Toplumsal Gerçekçilik

 

Derviş'in yapıtları arasında, toplumcu gerçekçiliğin öngördüğü özelliklere sahip olan veya kadınların sorunlarına değinen romanlar bulunmaktadır; ancak, onu ne tam anlamıyla "feminist" ne de "toplumcu gerçekçi" bir romancı olarak adlandırmak mümkün değildir.

 

Yazarın siyasal kimliğine, görüşlerine veya yaşam biçimine takılıp kalmayan, bütün bunların Derviş'in yapıtlarını ne şekilde etkilediğini incelemeyi amaçlayan metin merkezli bir "yakın okuma", Suat Derviş'in aslında hem "toplumcu gerçekçiliğin" hem de "feminizmin" imkânsızlıklarının farkına varmış bir yazar olduğunu ortaya çıkartacaktır.

 

Suat Derviş'in siyasal kimliğinin edebiyat anlayışındaki belirleyiciliği göz ardı edilemez; fakat, bu iki kimlik arasındaki ilişki, ancak eşsüremli bir inceleme ile ortaya çıkartılabilir.

 

1920'ler, ilk romanlar

 

1920'li yıllarda yazdığı ilk romanlarında, İstanbul'un üst tabakasının yaşamına uzanan, konaklarda, köşklerde yaşanan aşkları ve bu ilişkiler dolayımıyla, kadınların toplumsal konumlarını işleyen Derviş, 1930'ların sonlarında yayımlanan yapıtlarında ise, ekonomik dinamikleri de göz önüne almaya başlamış, hem kadını hem de erkeği farklı şekillerde baskı altına alan toplumsal-ekonomik düzeni konu etmiştir.

 

Eşitlik ve özgürlük

 

Yazarın 1920'lerde "cinsiyet"e dayalı bir çerçevede ele aldığı "eşitlik" ve "özgürlük" gibi kavramlar, daha sonra Marksist görüşlerin etkisiyle biçimlenir ve sınıfsal bir vurgu kazanır. 1930'ların sonlarına doğru Derviş, yapıtlarında, toplumsal sınıfların "farklılığını" vurgulamaya ve bunun yarattığı sorunları ele almaya başlamıştır. Bu dönemde yazar için roman, süregelen düzeni değiştirmek, adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için eylem çağrılarının yapıldığı bir "arena" olmuştur.

 

Derviş'in romanlarında gözlemlenen bu farklılaşma, yazarın edebiyat anlayışında gerçekleşen "kırılma"yı gözler önüne sermektedir. 1930'ların sonunda "toplumcu gerçekçilik", yazar için "egemen edebiyat anlayışı" konumundadır. Ancak Derviş, çok geçmeden, toplumcu gerçekçiliğin çizdiği çerçevenin dışına çıkar.

 

Marksizmin etkisi

 

1940'lı yıllara gelindiğinde yazar, romanı kitlelere politik görüşler yaymak için bir "araç" olarak görmekten vazgeçmiştir; siyasal görüşler, romanın "örtük" öğelerinden biri konumuna gelmiştir. Marksist görüşlerin, Derviş'in edebiyata bakışını değiştirdiği inkâr edilemez; ancak, bu "kırılma", yazarın edebiyat anlayışını süreksizliklerden ibaret kılmamaktadır.

 

Hakkında bilgi olmadığı için

 

Suat Derviş'in Yeni Edebiyat'taki eleştiri yazılarından çok yararlandığını söyleyen Behçet Necatigil, hakkında bilgi toplayamadığı için İsimler Sözlüğü'nün ilk üç baskısında yer veremediği yazarın "bir edebiyatçılar sözlüğüne öncelikle alınması gereken bir imza" olduğunu belirtmektedir (Necatigil 593).

 

Kökleri saraya uzanıyor

 

Suat Derviş (gerçek adıyla Hatice Saadet Baraner), Avrupa'ya giden altı kişilik ilk öğrenci grubunda yer alan Darülfünûn'un kurucularından kimyager Müşir Derviş Paşa'nın torunu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi hocalarından doktor İsmail Derviş'in kızıdır. Derviş'in anne tarafından kökleri saraya uzanmaktadır. Yazarın annesi Sultan Abdülâziz'in "mızıka-yı hümâyun orkestrası" şefi Kâmil beyin kızı Hesna hanımdır.

 

Suat Derviş'in babası da, Rusya'da Osmanlı elçiliği yapan ve "liberal görüşlerinden dolayı" zehirlenerek öldürülen büyükbabası Müşir Derviş Paşa gibi, devrine göre ilerici bir insandır; yazarın yaşamında bu iki aydın insanın çok önemli yeri bulunmaktadır. (Tatarlı 609)

 

Derviş, öğrenimiyle bizzat ilgilenen babasının kendisi için önemini, "O bir tıp adamıydı, ateist idi; eğer babam olmasaydı, ben kıyasen bu kadar erken bağımsız görüşlere ulaşamaz ve çevremle bağlarımı koparamazdım" diye açıklamaktadır (610)

 

Özel eğitim, Almanca, Fransızca

 

Yaşadığı dönemin az sayıdaki iyi eğitimli kadınlarından biri olan Derviş, modernleşme yanlısı Osmanlı aydınlarının kızları olan tüm kadınlar gibi, özel eğitimle yetiştirilmiş, Fransızca ve Almanca öğrenmiştir.

 

Nazım Hikmet

 

Suat Derviş'e yazarlık yolunu çocukluk arkadaşı Nâzım Hikmet açmıştır; Derviş'in genç yaşta yazdığı "Hezeyan" adlı mensur şiirini kendisinden habersiz Alemdar gazetesine gönderen Nâzım Hikmet, bu şiirin yayımlanmasını sağlamıştır (1918).

 

Alemdar gazetesinin edebiyat ekini yöneten Yusuf Ziya Ortaç tarafından okurlara, "Türk edebiyatının göklerine doğan yeni bir yıldız" (Anadol 17) nitelendirilmesiyle tanıtılan Suat Derviş'in adını edebiyat dünyasına duyuran bu şiiri, yazarın "Nasıl Çalışırlardı?" başlıklı kısa hikâyesi izlemiştir. (Toska, "Suat Derviş Üstüne" 13).

 

Böylece yazılarını gazetelere götürmeye başlayan Derviş, bu zamandan başlayarak profesyonel bir meslek olarak benimsediği yazarlığı, yaşamının sonuna dek sürdürmüştür. Birçok yazarı takma isimlerle yazmak zorunda bırakan 1940'lı yılların siyasal koşulları bile, Suat Derviş'i yazmaktan alıkoyamamıştır. Nazım Hikmet'in, 1920 yılında Suat Derviş'e ithafen yazdığı "Gölgesi" adlı şiirinde belirttiği gibi Derviş, başını bir türlü eğmeyen o cesur kadınlardan biridir .

 

Romanları

 

Derviş'in ilk romanı Kara Kitap, 1921 yılında yayımlanır. Kara Kitap'ı, Hiçbiri (1923), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Buhran Gecesi (1924), Fatma'nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) ve Emine (1931) adlı romanlar izler.

 

1930'ların sonunda Derviş, üst tabakanın yaşamını, köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetlerini ve davetleri yazmayı reddetmiş, gazetelerde adaletsizliğe, nazizme ve yükselen faşizme karşı yazılar yazdığı için de, gerçek ismini kullanarak çalışamaz hale gelmiştir.

 

Bu yönelim, çok geçmeden farklı bir "edebiyat anlayışı" olarak kendisini gösterir. "Onu Bekliyorum" (1934), "Onları Ben Öldürdüm" (1935) ve "Baba-Oğul" (1936) adlı tefrika romanların ardından, yazarın "toplumcu gerçekçi" yönelimlerinin kanıtı olan "Bu Roman Olan Şeylerin Romanı" (1937) ve bir yıl sonra da "İstanbul'un Bir Gecesi" (1938) tefrika edilir.

 

Hiç adlı romanının yayımlandığı 1939 yılından itibaren yaklaşık otuz yıl süresince, hiçbir yayınevi Derviş'in romanlarını basmaz. 1944'te, daha sonra (1968'de) Ankara Mahpusu adıyla yayımlanacak olan "Zeynep İçin" adlı roman tefrika edilir; aynı yıl, "Biz Üç Kızkardeşiz", "Fosforlu Cevriye" ve "Çılgın Gibi" adlı romanlar da gazete okurları ile buluşur. 1947'de "Büyük Ateş" tefrika edilir, bu romanı, "Yaprak Kıpırdamasın" (1950) ve "Aksaray'dan Bir Perihan" (1962) izler.

 

Gazeteciliği

 

İlk romanı Kara Kitap'ın yayımlandığı 1921 yılında Derviş, Alemdar gazetesinde çalışmaktadır. Derviş, Necatigil'e yazdığı mektupta "Avrupa'ya giden ilk kadın gazeteci" olduğunu ve "1922'de Ankara hükümetinin temsilcisi olarak İstanbul'a gelen Refet Paşa ile [ilk] röportaj[ı]" da kendisinin yaptığını belirtmektedir (Necatigil 603).

 

Bir süre sonra, Alemdar'dan ayrılarak İkdam'a geçen Derviş, burada da "bir kadın sayfası hazırlayarak sayfa modasını başlatmıştır" (Kethüdaoğlu 15). Suat Derviş'in, yabancı dil bilen bir gazeteci olarak, Boğazlar sorununun görüşüldüğü "Uluslararası Montrö Konferansı'nda" bulunduğu ve 1923 yılında Lozan Konferansı'nı da izlediği belirtilmektedir (Tatarlı 611).

 

Almanya yılları

 

Derviş, "1927 yılında" (Alıntılayan Paker ve Toska 15) bu renkli ortamdan ayrılmak zorunda kalır; yazar, ablasıyla birlikte "Sternisches Konservatuarı"na, Berlin'e gönderilir (Necatigil 602). Burada, ailesinden habersiz, Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bölümü'ne kayıt yaptıran Derviş, üç yıl boyunca bu bölüme devam eder; 1933'de İstanbul'a dönünceye kadar çeşitli gazete ve dergilerde çalışır.

 

Almanya'da "Scherl, Mosse ve Ullstein" gibi yayın kuruluşlarında çalışan Derviş'in yazıları, Ullstein tarafından yayımlanan ve dönemin seçkin edebiyat ve sanat dergilerinden biri olan Querscnitt'ten başlayarak, en ciddi siyasal gazete denilen Vossische Zeitung'a kadar sayıları on beşi bulan dergi ve gazetede yayımlanmıştır.

 

Hitler iktidarı ile birlikte, Nazi yanlısı olmayan gazete ve dergilerin yayınlarına son verildiği için gazeteciliğe devam edemeyen Derviş, 1933 yılında İstanbul'a dönerek gazetecilik mesleğini burada sürdürür.

 

Yeniden İstanbul

 

Suat Derviş'in Türkiye'deki gazetecilik hayatı çok renklidir; Necatigil'e yazdığı mektupta Derviş, o yıllarda "Akşam ve Hürriyet gazetesinden başka ve 1953'ten bu yana yeni çıkmaya başlamış dergiler ve gazeteler müstesna, bütün İstanbul ve birçok Ankara, Adana ve İzmir gazetelerinde" yazdığını belirtmektedir (607)

 

Derviş'in gazetecilik yaşamında Tan gazetesinin önemli bir rolü bulunmaktadır; İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Avrupa'daki politik çekişmeleri izlemek üzere yazarlarını dış ülkelere gönderen gazete, Suat Derviş'i de Rusya'daki gelişmeleri izlemekle görevlendirir. Derviş'in romanları arasında bir kırılma noktası konumunda olan "Bu Roman Olan Şeylerin Romanı"nın, bu gezinin yapıldığı 1937 yılında tefrika edilmeye başlaması, Derviş'in gazeteci ve romancı kimlikleri arasındaki etkileşimi gözler önüne sermektedir.

 

Bir dönüm noktası

 

Suat Derviş'in edebiyat anlayışındaki değişimin bir yüzünü açıklayacak ipuçlarını da yazarın yaşam öyküsü sunmaktadır. Ailesinin de bir üyesi olduğu Osmanlı aristokrasisinin çöküşü ve babasının ölümü (1932), Derviş'i hem ekonomik olarak zor durumda bırakmış hem de kendi yaşamından sorumlu bir konuma taşımıştır.

 

Babasının ölümü, Derviş için bir dönüm noktasıdır; bu olayın ardından Türkiye'ye dönen yazar, Almanya'dan çok farklı koşullarda gazetecilik yaparak hayatını kazanmak zorunda kalmıştır. Derviş'in edebiyat anlayışındaki dönüşümde bu deneyimin rolü gözden kaçırılmamalıdır; nitekim yazar da birçok kez bu etkiyi vurgulamıştır. Derviş, Türkiye'de gazetecilik yapmanın bir edebiyatçı olarak kendisini nasıl etkilediğini bir yazısında şöyle dile getirmektedir:

 

Mesleğimin benim üzerimde çok tesiri oldu. Ben yalnız edebiyatçı değil aynı zamanda gazeteciyim. Gazeteciliğe başladıktan sonra memleketimi ve insanlarımı tanıdım. İstanbul'un en fakir semtlerini bildiğim gibi, en ücra köşelerinden en lüks muhitlerine kadar girip çıktım. Sefaleti ve refahı aynı şehirde birbirinden çok uzakta değil, aynı şehrin belediye hudutları içinde seyrettim. (Alıntılayan Paker ve Toska 17)

 

Taraf olmak

 

Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi, gazetecilik mesleğinin onu kadın sayfaları hazırlamaktan, İstanbul sokaklarındaki sefalete tanıklık etmeye sürüklemesiyle birlikte yazar, daha önce farkında olmadığı yaşam biçimlerini fark etmiş ve bu farkındalık, onu siyasal olarak da "taraf olmaya" itmiştir.

 

Anti-faşist

 

Almanya'da eğitim görmüş ve Hitler'in iktidara gelmesinin ardından Türkiye'ye dönme kararı almış bir yazar olarak Derviş, yükselen faşizmi yerinde yaşamıştır. Bu nedenle, yazarın Marksist görüşleri benimsemesinde, "anti-faşist" değerlerin önemli rol oynadığı söylenebilir.

 

Ancak, Derviş'in geçmişinde de, yazarın Marksist görüşleri benimsemesine temel sağlayan özelliklerin izleri görülmektedir. "Eşitlik" ve "özgürlük" gibi kavramların Derviş'i çocukluk yıllarından beri ilgilendirdiği, yazarın biyografik özellikler taşıyan ilk romanlarında üzerinde durduğu konulardan anlaşılmaktadır; dolayısıyla, Suat Derviş'in "feminist" yönelimlerini besleyen unsurlar kadar, Marksizme yönelmesine neden olan unsurlar da, yazarın ilk gençlik yıllarından yakalanabilmektedir.

 

Sovyetler Birliği'nin dostu

 

Suat Derviş, 1944'te "Neden Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?" adlı incelemesinin yayımlanması ile birlikte, siyasal kimliğinin romancı kimliğinin önüne geçmesini engelleyemeyecek bir konuma gelmiştir. Derviş, bu tarihten sonra gazeteci olarak iş bulmakta zorlandığı gibi, yapıtlarını kendi adıyla yayımlatmak şansını da bulamamış ve takma isimlerle yazmak zorunda kalmıştır.

 

Tutuklanma

 

Derviş, 1944 yılında, "ömrünü yazı yazmakla ve dünyada olup bitenleri takiple geçirdiği göz önüne alınınca, kocasının bir oda içindeki faaliyetlerine tamamen kayıtsız kalmayacağı kanaati[yle]" (Berktay, "İki Söylem..." 91) eşiyle birlikte tutuklanır. Suat Derviş, gerek anılarında gerekse Necatigil'e yazdığı mektupta bu tutuklamadan söz etmemiştir. Ancak, Rasih Nuri İleri, Derviş'in anılarının yayımlandığı dergiye yazdığı giriş yazısında, Suat Derviş'in sorgu sırasında "çocuğunu düşür[düğünü]" ve "sekiz ay"lık bir tutukluluk süresinin ardından serbest bırakıldığını belirtmektedir. (İleri 18)

 

Suat Derviş, 1951 yılında tekrar tutuklanan eşinin yargılanmaya başladığı 1953 yılında bir kez daha yurt dışına çıkar. Ablasının yanına İsveç'e giden Derviş'in yazıları, Avrupa'da yayımlanan çeşitli gazete ve dergilerde görünmeye başlar. Yazar tekrar yurtdışına çıktığı yıllarda, 1944-1945 yıllarında "Zeynep İçin" adıyla tefrika edilen romanını ilk haline bakmadan tekrar yazdığını ve bu romanın kız kardeşi Hamiyet tarafından Fransızca'ya çevrilerek 1957'de Le prisioner d'Ankara (Ankara Mahpusu) adıyla yayımlandığını belirtmektedir.

 

Fosforlu Cevriye ve diğerleri

 

Fosforlu Cevriye, 1944-1945 yıllarında tefrika edilmiş, 1968 yılında Ankara Mahpusu ile birlikte, May Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır. Derviş'in "Çılgın Gibi" adlı tefrika romanı da 1958 yılında, Les ombres du yalı (Yalının Gölgeleri) adıyla basılmıştır. Necatigil'in aktardığı mektuba göre, Fransa'da Les Lettres Français dergisinde "'Fukara Ölüsü' isimli bir uzun hikâye"si yayımlanan Derviş'in, bu dönemde Horizon, Les Femmes d'Aujourdhui, Les Femmes Françaises, Eve ve Antoinette adlı dergilerde ve Parisien Libre gazetesinde hikâyeleri ve romanları yayımlanmıştır.

 

Batı Almanya'da Kölnischer Anzeiger, Morgenpost ve Bild gibi gazetelerde makaleleri, Avusturya'da Volksstimme gazetesinde hikâyeleri yayımlanan Derviş'in çeşitli Avrupa dillerine çevrilen romanları da önde gelen dergilerde tefrika edilmiştir.

 

Yeniden yurda dönüş

 

1963'te yurda dönen Derviş, bu tarihten sonra, takma isimlerle roman ve hikâyeler yazdığını, çocuk masalları ve tercümelerle meşgul olduğunu belirtmektedir.

 

Eşinin 12 Ağustos 1968'de vefat etmesi onu çok üzmüşse de ne yazmaktan ne de siyasal platformda mücadele etmekten alıkoymamıştır. 1970 yılında, Neriman Hikmet ve diğer arkadaşları ile birlikte Devrimci Kadınlar Birliği'ni kuran Derviş, 1971'de bu derneğin kapatılmasının ardından yeniden yazarlığa ağırlık vermiştir.

 

Ölümünden kısa bir süre önce kendisiyle görüşen Zeynep Oral, yazarın gözlerindeki rahatsızlığa rağmen üç ayrı roman üzerinde çalıştığını aktarmaktadır; bu romanlardan biri, "son İstanbul olaylarını ele alan 'Kanlı Pazar'"dır (Alıntılayan Necatigil 596). Diğeri, "11'lerin Romanı" ismini taşımaktadır; üçüncüsü ise, kalp ve beyin ameliyatları üzerine kurulmuş bir farstır" (596). Derviş, ünlü romanı Fosforlu Cevriye'yi Gülriz Sururi için senaryolaştırdıktan kısa bir süre sonra, 24 Temmuz 1972'de hayata gözlerini kapamıştır.

 

Kaynakça:

 

Anadol, Zihni. "Suat Derviş İle Konuşmalar". Yazın 59 (Mart 1994):16-17.

Berktay, Fatmagül. "İki Söylem Arasında Bir Yazar: Suat Derviş". Defter 29 (Kış 1997): 89-100.

Derviş, Suat. "Kara Kitap" İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 1998.

İleri, Rasih Nuri. "Suat Derviş-Saadet Baraner". Tarih ve Toplum 29 (Mayıs 1986):17-18.

Kethüdaoğlu, Fatma. "Unutulan Kadın". İnsancıl 5 (Mart 1991): 15-16.

Necatigil, Behçet. "Dünya Kadın Yılında Suat Derviş Üzerine Notlar". Nesin Vakfı

Edebiyat Yıllığı. İstanbul: Tekin Yayınevi, 1977. 593-609.

Tatarlı, İbrahim. "Ölümünün 10. Yıldönümünde Suat Derviş Üzerine Bir İnceleme".

Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı. İstanbul: Kardeşler Basımevi, 1983. 607-12.

Toska, Zehra "Suat Derviş Üstüne". Suat Derviş, Kara Kitap. 11-18.

Paker, Saliha ve Zehra Toska. "Yazan, Yazılan, Silinen ve Yeniden Yazılan Özne: Suat Derviş'in Kimlikleri". Toplumsal Tarih 39 (Mart 1997): 11-22

 

           (Not :  Bu yazı, Haziran 2001'de Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü'nde tamamlanan "Toplumcu Gerçekçi Türk          Edebiyatında Suat Derviş'in Yeri" başlıklı tezin giriş bölümü gözden geçirilerek hazırlanmıştır. / www.bianet.org )