Hakkı Avan
ESEN YEL'E MEKTUPLAR
(ilk yayını)
Birinci Mektup / Manisa, 10 Kasım 2005
Sevgili Öğretmenim Esen yel,
Zaman onca yılı nasıl alıp götürdü!..
Bir yerlerimizi ince ince oyup eksilten insafsız darbelerin ayırtına vardığımızda salt bedenimizin değil, dostluklarımızın da törpülendiğini, hüzünlü yenilgilerimizin yüreğimizi dağladığını geriye dönüp bakınca duyumsuyorsunuz.
O ayrılıklar, kopuşlar, savrulmalar belleğimizin derinliklerinden sızıyor; damıtılmış anılar kalıyor geriye. Otuz beş yılın hesabını nasıl vereceğim; günbegün anlatabilir miyim? Sanmıyorum. Kendimce bir savunma belki bu! "Özgürlük Perisi" ne der buna?
Ama şimdi yüreğimde filizlenen özlemle, size yeniden 'merhaba öğretmenim' diyebilmenin coşkusunu yaşıyorum. 9 Kasım Çarşamba günü telefonda sesinizi duyunca sevincim sonsuz boyutlara yükseldi. Oysa birkaç sözdü hepsi. Görüşüp konuşacağımız günler var daha…
Sevgili Öğretmenim, postayla iki kitabımı yolluyorum. "Manisa Mektupları" kültürel birikimimin küçük bir kesiti sayılabilir; - kendimi anlatmak adına – ipucu verebilir belki. Manisa'ya neden bağlanıp kaldığımı, bu kenti nasıl sevdiğimi anlatmaya çalıştım. Aksaray'da geçen çocukluğumun, ilk gençliğimin coşkusunu, sanata – edebiyata heveslenmenin, okumanın doyumsuz tadını hiçbir şeye değişmem yine de. Bütün bunlar, sizin ve sizin gibi öğretmenlerimin sayesinde oldu. Nasıl unutabilirim ki! O sıcacık dostlukları, arkadaşlıkları…
Sevgili Öğretmenim, telefonla görüşmemizde, memuriyetten kendi isteğimle emekli olduğumu söylemiştim. Şimdi daha çok zaman bulup yazma eylemini sürdürmeye çalışıyorum. Size anlatacaklarım bu kadarla sınırlı değil elbet. Manisa'ya gelmenizi dört gözle bekliyorum.
Sevgili Öğretmenim "ellerinizden öpüyor," saygılar sunuyorum.
Hakkı Avan
İkinci Mektup / Manisa, 29 Kasım 2005
Güzel Günler Dileğiyle Öğretmenim…
Hava kasvetli ve soğuk. Sokağa çıkamayacağım. Evde yalnızım… minderim salonun bir köşesinde. Yerde defter, kalem, kağıt. Kaç zamandır okunmayı bekleyen kitaplar, dergiler, örneği çıkarılmış yazılar masamın üstünde duruyor. Oysa ben mektup yazacağım.
Çay demledim mutfakta. Mis gibi kokan çayımdan yudumluyorum. Sigarasız olmuyor. Mindere diz çöküp oturmuşum. 'yalnızım' demiştim ya, değilim aslında. Çoğalan yalnızlıklarıma görünmeyen kahramanlarım dalıyor; bir bir beliriyorlar. Kimisi mahçup ve hüzünlü; kimisi neşeli, coşkulu… dünsüz olmuyor yaşam. Her anı düne katıyor 'zaman.'
İşte şimdi de, ilk gençlik yıllarımda okuduğum bir seçkideki şiir alıp götürüyor beni. Özlem yüklü o şiirin, 'Kuşluk Vakti'nin ilk bölümünü yazıvereyim buraya:
"Anneme mektup yazacağım
Çayım demlenedursun mutfakta
Tam iki ay oldu
Memleketten ayrıları
Ne bir mektup aldım
Ne bir kart.
İki gündür sol gözüm seğriyor
Hayırdır inşallah"
Rüştü Onur'un dizeleri bu. "Yeni Şiirimiz adlı o seçkiyi bulup çıkardım diğer kitapların arasından. Şairin siyah beyaz fotoğrafı önümde duruyor. Kim bilir kaç kez bakmışımdır o fotoğrafa! Şu yeryüzüne gencecikken veda eden Rüştü Onur'a, arkadaşları Kemal Uluser'e, Muzaffer Tayip Uslu'ya hep yanmışımdır. Üçü de gencecikken, edebiyatımıza adlarını yeni yazdırmışken solmuş yapraklar gibi dökülüvermişler. Mazlum Kenan Köstekçi, Halil Asım da öyle. Şair Abdülkadir Bulut bir sayrılıktan değil, trafik kazasıyla erkenden göçenlerin arasına katılıverdi!
**
Edebiyatımızın erken gidenlerini düşünürken bir arkadaşım çıkıp geldi: Mustafa Özkösemen. Tam bir kitap kurdu. Sizi tanıyor. Ona bir gün söz etmiştim; unutmamış. Keskin belleğine hayran kalmışımdır. Geçen yılın sonbaharında, İstanbul dönüşünde bana, bir mizah seçkisindeki öykünüzü getirdi; hemen okumuştum. Kadıköy'deki bir kitapçı dost (ya da başka bir yerleşimin adı olabilir, benim aklımda Kadıköy'deki kalmış) sizi tanıyormuş, onunla tanışmalarını anlatmıştı.
Bizim 'kitap kurdu' hemen her ay bir iki kez İstanbul, Ankara ve İzmir'deki kitapçılara, sahaflara, yayınevlerine oralardaki dostlarına uğramadan edemez. Yüzlerce kitaba dokunmanın sevincini yaşar; ilgimi çektiğini düşündüğü kitaplardan, yazarlardan söz eder. Gittiği yerlerden kendine kitap dergi almadan dönmez Manisa'ya. Getirdiklerinin arasından, Manisa üzerine yazılmış olanların fotokopilerini çekip bana verir. Bu gidişle 'kitap kurdu'nun emeğini hiç ödeyemeyeceğim galiba.
**
Ne ki, Rüştü Onur'un yukarıda andığım seçkide yer alan yedi şiirini okumuştum sadece. Salah Birsel'in "Rüştü Onur" adındaki kitabına da ulaşamamıştım. Birsel'in derlediği Rüştü Onur kitabını, 'kitap kurdu' arkadaşımdan bulup getirmesini neden istememiştim ki! Şimdi tam sırasıydı, Mustafa'ya andığım kitabı bulup getirmesini rica ettim. 'Kitap kurdu' duraksamadan "Metin Turan, o kitabın yeni baskısını yayımladı; Rüştü Onur'un öncekindekinde yer almayan düzyazılarını, hikayelerini de eklemiş olarak" dedi. Yeni kitabın yayım tarihini, yayınevinin adını da söyleyiverdi. Buna nasıl da sevindim, anlatamam. Birkaç gün içinde getirdi o kitabı; okudum. Hatta fotokopisini aldım, şimdi elimin altında. Bu hizmetini kutlamak için sevgili Metin Turan'a mektup yazacağım.
**
Şiir en eski, en soylu sanatlardan biri kuşkusuz. 'Has şiir' yazmak herkesin harcı değil üstelik 'Şiir'in ne olmadığını ve ne zaman kavradığımı yaşıma vurup söyleyebilir miyim? Sanmıyorum. Yaşımın bir kesitinde, bir süreçte kavramış olmalıyım.
Yirmi üç yaşımdayken, 1972'de Ankara'da, arkadaşlarımın çekmek adına, 'şiir' diye birkaç dize yazmıştım. Nedense, şiire bir yerde akraba sayılabilecek o dizeleri yırtıp atmaya kıyamadım. Bunca yıl geçti, avuç içi kadar bir kağıdı hala saklıyorum. Oysa, öykü kırıntılarını sonraları acımasızca, daha doğrusu cesaretle çöpe atıvermiştim. Bir tanesini bırakmıştım sadece. Onun da üzerinde çalıştım: 'AMİP' Gediz dergisinde yayımlandı.
**
Lisede son sınıftayken Mahmut Makal'ın Aksaray'a geldiğini, birkaç gün kalacağını öğretmen ağabeyimden duymuştum. Sevgili Makal'ı daha öncesinde Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) toplantısında görmüştüm. Varlık Yayınları arasında çıkmış olan "Hayal ve Gerçek" ile "Memleketin Sahipleri adlı kitaplarını okumuştum. Yazarın ünlü yapıtını, Bizim Köy'ü sonraki yıllarda okuduğumu söylemeliyim. Hemşerim olmasından da cesaret alarak, 'Çeltem' adını koyduğum hikayemi eline tutuşturmuştum okuması için. Gözlerinin parladığını, yüzüme gülümsediğini, o anı, hiç unutmuyorum. Çarşıda bir sokakta rastlamıştım. Yazma hevesine tutulmuş benim heyecanımı duyumsamış olmalıydı. Yazıyı ayaküstü okumuştu. Okurken gözümü ondan ayırmamıştım. Kimleri okuduğumu sormuştu. Kendi kitaplarını okuduğumu söylemiş miydim, şimdi anımsamıyorum. Ama, "güzel olmuş, yazmaya devam et; yazdıkça daha güzelleşecek" dediğini hiç unutmuyorum. Sonraları Mustafa Ağabeyimden, benim yazma uğraşımı sürdürüp sürdürmediğimi sormuş. Doğrusu ünlü bir yazarın liseli bir genci, beni hatırlamasından gurur duymuştum. Mahmut Makal, benim gözümde 'Hasandağı' gibi bir adamdı; hala da öyle!
Güzel günler dileğiyle…
Hakkı Avan
Üçüncü Mektup Manisa, 13 Aralık 2005
Sevgili Öğretmenim,
Manisa Tarzanı'nı dün gece düşümde gördüm...
Gözlerime inanamadım: Ağaç sevgisinin efsanevi simgesi Tarzan, bu dünyadan göçüp gitmemiş de, sanki aramızda yaşamaktaymış gibi görünüverdi. Çıplak bedeni, eli yüzü, saçı sakalı aynıydı. Ayağında siyah şortu vardı yine. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi. Spil dağının yamacında, orada kulübesinin önünde, yaşlı bir zeytin ağacının etrafında fırıl fırıl dönüp duruyordu...
Ve Spil dağı efsanevi bir dekorun içinde yüzüyordu. Dinazor fosillerini andıran Manisa Kalesi kalıntıları – nasıl olduysa onarılıvermiş. Yosun tutmuş kale duvarlarını sarmaşıklar kaplamış. Dal budak salmış asmalar bir gelin gibi süslenmiş. Hafif bir esinti, Spil çiçeklerinin kokusunu üflüyordu. Manisa laleleri cilveleşmenin sarhoşluğunda yalımlanıyordu. Kumrular dem çekiyordu asude asude. Niobe doğal anıtı çevresinin perişan halinden eser kalmamış, yeşilliğe bürünüp güzelleşivermiş.
Vakit kah geceye dönüveriyordu kah gündüze...
Spil'in eteklerinde tutunan Manisa yakamozlanıyordu aşağılarda. Işığa kesmiş bir denizdi sanki. Tarihi kentin ayakta kalabilen ve zamana direnen anıtsal yapılarını hiçe sayan zevksizliğin başat örneği apartmanlar, kirletilen zevklerin yumağındaki caddeler, kimlikleri siline siline birbirine benzetilen mahalleler, daracık sokaklar... O sokakları tıka basa dolduran araçlar ve insanlar, nedense hiç görünmüyordu!
Manisa Tarzanı da büyülenmiş olmalıydı gördüklerinden. Başını kaldırıp ünledi yaşlı zeytin ağacına: "Barış ve mutluluğun simgesi ey zeytin ağacı, söyle! Ben göçüp gideli neler oldu da, Spil dağı böylesine çıktı karşıma. Hangi yapı ustası onardı bu anıtsal kale duvarlarını? Hangi öpülesi eller dikip yetiştirdi şu asmaları, bin bir renkli çiçekleri? Haydi, anlat bana!"
Gümüş rengi yapraklı yaşlı zeytin ağacı o an dile geldi: "Gördüğün bu manzara bir hayal, bir yansımadır Tarzan Baba! Manisa Kalesi de böyle. Çiçekler seni görüverince açtı birden. Asmalar yeşillendi sen gelince.
Dionysos da uğrar buralara, gül rengi şafaklarda. Asmaların dallarına baharları su yürürken ve bağbozumlarında. 'Çiçekli Tmolos'a çıkar, Hermos vadisini dolaşır baştan başa!"
Bir ağaçtı konuşan! Şaşırdım büsbütün...
Çevik ayaklı Tarzan sordu: "Ağaçlar dallarda şakıyan Kuşlar şimdi hayal mi... böcekler yerdeki karıncalar!
Yaşlı zeytin ağacının yaprakları titreşti, dile gelip konuştu:
"Elbette değil, Tarzan Baba! Lakin önceki sen, sen değilsin şimdi. Adın var ediyor seni. Hayal terazisinde tartıldın da, ağır bastı sonsuzlukta dolaşan hayallerin."
Yaşlı zeytin ağacının gövdesine sarılırken Tarzan, "yokluğumda olup biteni anlatır mısın," diye üsteliyordu durmadan. Ağaç yine dile geldi. Yapraklar bir 'koro'ydu sanki. "Hangi birini anlatayım ki!" diye başladı söze.
"Sana bir densizliği anlatayım önce. Gediz vadisindeki sığırcıklar toplanmış öbek öbek. Binlercesi havalandı gökyüzüne, biçimden biçime giren bulutlar gibi. Dağılmadan konuverdiler kentteki küçük parkın büyük ağaçlarına cıvıldayarak. Yetiştirdiği ağaçların dallarında, sürdürdüler o bitmeyen senfoniyi. Ama kişioğlunun kimisi yakındı bu durumdan: "Ne işi var bu sığırcıkların parklarda, çekip gitsinler uzaklara!.." Söyleyip durdular bunu durmadan. Onlar; kuş seslerini kentin gürültüsüyle bir tuttular nedense! Sığırcıklar gücendi buna. Bir gün – kimselerden alkış falan da beklemeden – dağılıp gittiler dört bir yana. Daha geçen yıl oldu bunlar. Kuşları ürkütecek 'cihaz' kullandılar mı bilmem..."
Bu sözleri duyunca Tarzan'ın soluverdi yüzü birden. Yaşlı zeytin ağacının yapraklarına sevgiyle dokunurken; "O ......lar ne istediler kuşlardan! Ağacı, çiçeği, kuşu... ve de insanı hor gören bencillere; sevginin yüceliğini, paylaşmanın canım güzelliğini tadamayanlara acımışımdır hep." demekle yetindi.
Şaşkınlığım daha geçmemişken, yaşlı zeytin ağacının dibinde, bir kayanın üzerinde bir çift sincap belirivermişti. Tarzan'ın yüzü sincapları görünce aydınlandı; gülümsedi onlara. 'Tarzan ile yaşlı zeytin ağacının karşılıklı konuşmalarını ötelerden duymuş olmalılar' diye, içimden geçirdim o an.
Sabırsızdı sincaplar, "Tarzan Baba, önceleri sen de duymuşsundur" deyip birden başlayıverdiler söze. "Bize kuşaktan kuşağa aktarılanlar: Bir sincap, Manisa'dan kalkıp ayağı yere hiç değmeden, ağaçtan ağaca, sıçraya sıçraya İzmir'e kadar gidebilirmiş..."
Tarzan ayakta duruyordu; sincapları dinlerken: (Parmakları sakalında zarif dokunuşlarla oyalandı) "Duymaz olur muyum, sincap kardeşler; duymaz olur muyum hiç! Bir zamanlar, bir gezginin yazdıklarında okumuştuk dile getirdiğiniz sözleri..."
Mani Tarzan'ı: "Manisa'yı, dostlarımı göresim geldi; evlatlarımı özledim." dedi. Sözlerinin gerisini getirmemişken daha, 'çıplak adam'ın ayaklarının dibinde, daireler çizip durdu o iki sincap. Tarzan'la konuşmaktı niyetleri anlaşılan.
Sincaplar bir ağızdan dediler ki: "Ah, Tarzan Baba! Manisa senin zamanındaki Manisa değil artık. Kalabalıklaştı git gide. Yoğunlaştı her yönüyle. Caddelerde, sokaklarda yürüyemezsin gönlünce. Mutsuz insan yüzlerine; gürültü kirliliğine – Manisa Tarzanı da olsan – dayanamazsın! Kentin eski dokusunu koruyup yeni güzellikler yaratamadılar, daha doğrusu bunu umursamadılar. "Evlatlarım" diye andığı ağaçların gövdelerine baltalar inip kalktı. Yeşili yoluna yolun çıplaklaştı Manisa!"
Bu sözlere hiç inanası gelmiyordu Tarzan'ın. Yüzü gerginleşti o an. "Söyleyin," dedi, "ölü toprağı mı serpildi kentseverlerin üzerine! Karşı koyamadılar mı bunları reva görenlere."
Derken... Hüthüt kuşunun sesi duyuldu; dedi ki: "Doğasever insanlar, çevreciler daha azınlıkta. Kentseverler de öyle. Senin armağanın olan kültürü özümseyecekler bir gün mutlaka."
Manisa Tarzanı, "Geliyorum sana Manisa" diye ünledi. Spil dağından Gediz ovasına kadar yankılandı sesi. Bir hışımla kente, aşağı doğru fırlayıverdi birden. Manisa Kalesi'nin burçlarından bir kartal gibi süzülecekti kentin üzerine. Tam bu sırada yaşlı zeytin ağacının tüm yaprakları sanki uçuyordu, dile geldi, üç kez: "Tarzan! Tarzan! Tarzan!.." diye ünledi. Zeytin ağacının inleyişi duyuldu. Tarzan hızla döndü geriye. "Ne oldu evlat" diyebildi sadece. O an, ne olduysa oldu: Spil'in tüm çiçekleri soldu; onarıldığı sandığı kale duvarları düşü düşüverdi...
Tarzan'ın gözleri nemlendi, yüzü soldu, sakalı ağardı. Dizlerinin üzerine çöktü, kaldı. Sonra da toprağa karışıp gitti...
Ürpererek uyandım. Alacakaranlıktı ortalık. Pencereyi açtım, serin esinti yüzümü yalarken kendime gelebildim. Ama kentin yoksul yerleri üşüyordu. İşte, Manisa Tarzanı'nı böyle gördüm düşümde.
Sevgili Öğretmenim, sağlıcakla kalın. Görüşmek dileğiyle...
Dördüncü Mektup / Manisa, … Ocak 2006
Sevgili Öğretmenim,
Daha geçenlerde sizinle telefonda yaptığımız o hoş sohbette, pek yakında 'dede' olacağımdan söz etmiştim, herhalde anımsayacaksınız. İşte, vakti zamanı geldi, ben de dede oldum artık!
Bana, "Dede olma durumu nasıl bir duygu" diye soracak olursanız buna, "yaşama sevincinin filizlenip güzel duyguların bir yerlerimizden fışkırması," derim. Aslında her doğum, hayatın bize sunduğu yeni bir armağandır. Bedenimiz, genlerimizin hazzını ışıldatıyor, üremeyi, çoğalmayı sürdürmemiz için.
İnsanlık tarihinin en eski evrelerinden beri, aile denen kurum hep var oldu; ama doğa, yeryüzünün hiçbir yerinde hiçbir genç erkeğe dede olma durumunu bugüne değin bahşetmedi. Tıp, bu evrensel doğal yaşam kuralını şimdi değiştirmeye yeltenir mi, onu bilemem.
Yaşlılığa adımını atmış birisi olarak şunu söyleyeceğim: Ne olduğumuzu henüz anlayıp kavramadan çocukluğumuzu elimizden alan gençliğimiz, yaşlılığın kıyısına bizi getirip aradan sıyrılmıştır. Bizi onunla baş başa bırakırken de adeta, "benden bu kadarcık" dercesine çekip gitmiştir artık. Yılların vefasızlığından yakınırken çocukluk ve gençlik çağından söz ediyoruz çoğunca.
Tanpınar: "Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında (…)" demişse de, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Anamın Kitabı'nda, "İnsan kocadıkça çocukluğunu ve ilk gençlik çağını yeniden yaşamaya başlar demişler. Meğer ne kadar doğru sözmüş bu." diye yazmıştır kitabının önsözünde. Kendini arıyor, zamanda yolculuğa çıkıyor…
İnsanoğlu yaşlılığın ardından ömrünün başka bir evresi olmadığını, olmayacağını biliyor. Eğer böyle bir süreç olsaydı, herhalde yaşlılığını da yeniden yaşayacaktı. Keşke yaşamış olsaydı. Boş umut!
Peki, "İhtiyarlar ne yaparlar?" Bu soruyu kendisine soran Mina Urgan, "Anılarını yazarlar." diye yanıtlıyor Bir Dinazorun Anıları'na başlarken. Bana öyle geliyor ki, yaşlılar bir köşeye çekilip anılarını kaleme alırlar demeye getiriyor sözü Mina Urgan. Kim sevmez "kendini dinletmesini bilen" yaşlıları!
Gel gör ki, yaşlıların büyük çoğunluğu anılarını yazmaya katlanmıyorlar; daha çok anlatmayı seviyorlar. Bu da büyük kazançtır. Her yaşlıdan anılarını kaleme almasını bekleyemeyiz. Yazmak ya da yazmamak konusu çeşitli yönlerden irdelenebilir.
"Belki… Yaşlandıkça mektup yazmanın değerini anlıyorum." Der, toplumbilimci ve politika düşünürü Berkes. Bu sözler Niyazi Berkes'in emekli olduktan sonra bir dostuna yazdığı mektuptan. Mektubunun devamında şunları yazar: "(…) Şimdi anlıyorum 'mektup'un yerini ve önemini. Anı yazmak geleneği bizde yok. Onun gibi mektup yazmak geleneği de yoktur. Batı ülkelerinde birinci sınıftan olmayan kişilerin bile ölümlerinden sonra yayımlanan mektupları kimi kez ciltler tutar. Onlar da birer edebiyat türü olarak değerlendirilir ve okunur. Bizde de tek tük böyleleri vardı."
Şimdilerde gittikçe ilgi duyuyorum yaşlılığa. İleride, bir demet çiçek derleyebilir miyim o bahçeden, diye düşünüyorum. Oysa Alain uyarıyor: "(…) İhtiyarlık hastalığından da kurtulmak gerekir." diyor." Gönlümü okşayan söz, Atinalı Solon'un dizelerinde parlıyor: "Hiç durmadan öğrene öğrene kocuyorum."
Bu kez de araya A.Gide giriyor. Günlük'teki şu sözlerinin altını çizmişim. Diyor ki, "Bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez portresini çizmekle geçer. İşin korkunç tarafı bunu bilmediğimizdir." Sözlerinin gerisini aktarmayacağım. Orada tümüyle katılamayacağım düşüncelerini tartışmak niyetinde değilim. Üstelik bir fikrin benimsenmesi kendi bakış açımızla, dünya görüşümüzle ilgili.
Yaşlılık konusu üzerinde okuduklarım arasında, Cicero'nun tatlı düşlerle oyalandırdığı "Yaşlılık" adındaki kitabıdır. "Canım, o kadar da özgün bir yapıt sayılmaz," diyebilirsiniz; doğrudur. Yaşlılık üzerine düşüncelerini pek içtenlikle ve coşkulu anlatıyor; daha doğrusu bunları Cato'nun ağzından söyletiyor. Ne yazık ki Cicero, "(…) büyük mutluluğuna inandığı yaşlılığını yaşayamadı. Kafası kesilerek öldürüldü."
Cicero yapıtının bir yerinde, "(…) aslında yaşlılar, doğaları gereği, biraz gevezedirler," diyor. Ne dersiniz bu söze? Kendi payıma söylüyorum. Sıkıcı, huysuz bir yaşlı olmak istemem doğrusu. İleride bu duruma gem vurabilir miyim; şimdiden bir şey diyemem elbet.
Burada dede olmaklığımı muştulamakla kalmayıp ardından yaşlılık konusuna girdim Cicero'ya hak veresim geliyor!
Güzel yıllara… Esenlikler diler, saygılar sunarım..
Beşinci Mektup / Manisa 3 Şubat 2006
Sevgili Öğretmenim,
İşte, kış ortasındayız… Güneş kaç gündür yüzünü göstermedi. Manisa'nın üstüne sarımsı, gri bir sis çöktü; göğün ince maviliğini büsbütün tutsak aldı. Caddeler, sokaklar, evler, dükkanlar, parklar ve insanlar iç karartıcı boğucu havayı soluyup durdu.
Kentin koruyucusu efsanevi Spil Dağı yine eski sevdalarındaydı. Başına topladığı bulutlarla gönlünce oynaşıp sevişti. Gediz Ovasına arada bir yağmur bulutları yolladı, fakat Manisa yine de o bungunluktan gözünü açamadı.
Sinsice inen akşam karanlığında deli poyraz tipi, kar taneciklerini oradan oraya savurup adeta serseme çevirdi. Çılgın poyraz bir yerlere çekip gitti de kar nihayet tutmaya başladı. Buralara kar düşmez pek. Spil'in doruklarında tutunur. Kış günlerinde efsanevi dağ beyaz bir şapka giyer. Karayağız delikanlıya pek yakışır. Bahar gelmeden onu ne güneş ne yağmur çıkarabilir.
24 Ocak: Sabah…
Kentin üzerine lapa lapa kar yağıyor şimdi. Kar, içimde derinliğe gömülü bembeyaz bir iz. İlkokuldayken okuduğumuz ama nedense çoktan kaybolmuş ders kitabının bir sayfası açılıveriyor önüme. Kitabın o sayfasındaki resim belleğimden zaten hiç silinmemişti. Çatısı karla kaplı bir ev, evin penceresinin pervazında minik bir kuş, içeride ona yem verme eyleminde betimlenmiş sekiz on yaşlarında bir çocuk… Ve evin bacasından göğe doğru kıvrıla kıvrıla duman yükselmekte…
Pencerenin önünden ayrılamıyorum, kar tanelerinin yumuşacık o ince raksını izliyorum. Dokunulmamış beyazlığa çocuklar dalıverdi, diyorum içimden. İstiyorum ki, sevinç çığlıkları atsınlar; kara bulansınlar; takla atsınlar; kartopu oynasınlar; kardanadam yapsınlar…
Karlı günde sokak dingin. Sarmaş dolaş genç bir kızla bir delikanlı geçmekte, öylesine yürümekteler. Kız zarif bir hareketle delikanlının bedeninden sıyrılıveriyor. Yere eğilip aceleyle topladığı karı sevgilisine atmak istiyor. Kartopu boşa düşüyor. Delikanlı gülüyor. Kız yeniden kar topluyor atıyor. Birbirinin çevresinde dönüyorlar. Kız kartopunu ötekinin ensesine isabet ettirmek için uğraşıyor. İlle de ensede kartopu dağılıversin istiyor. Delikanlı ise bu eylemin hem gerçekleşmesini istiyormuş görünüyor hem istemiyormuş gibi davranıyor. Genç kızı kışkırtmaya çalışıyor hınzır. Kız cilveleşmenin doruklarında. Sarı saçlarını bir o yana bir bu yana savuruyor. Delikanlı bir hamleyle kızın beline doluyor kollarını, kendine çekiyor. Dudaklar buluşuyor kendiliğinden. Kar sessizliğinde öpüşüyorlar. Ve yine sarmaş dolaş olup uzaklaşıyorlar…
Ihlamur ağacına kumrular konup kalkıyor. Kar dökülüyor ağacın dallarından. Bir çift kumru dolanıyor havada. Pek yükseğe çıkmıyorlar. Derken balkon demirlerinin üzerine konuveriyorlar. Sanki birbirini ayartmadaydılar. Kısa bir süre ürkek ürkek bakındılar. İvecen oldukları hallerinden belliydi. Beklemediler, kanat çırpıp havalandılar.
Çocuklar ortalıkta hala yok. Belki onlar da evlerinin pencerelerinden kar yağışını izliyorlardır. Ne bileyim, belki de kitaplardan, çizgi filmlerden çıkıp gelmiş, görünmez bir kahramanla birliktedirler…
Sevgili Öğretmenim,
Baharda dostlarla ziyarete geleceğiz. Hele bahar bir gelsin! Karakış fakir fukara için bir cefadır. İt gibi dalar yoksulu. Evsizleri kıstırıverir bir köşede, sessiz, ölümdür gerisi.
Bahar umuduyla selam ve saygılar…
Hakkı Avan
Altıncı Mektup / Manisa, 5 Nisan 2006
Sevgili Öğretmenim,
Manisa Mesir Bayramını görmüş müydünüz?
466. Mesir Şenlikleri 21 – 26 Mart günleri arasında yapıldı. Ne ki, resmi izlenceyle şenliğin adı bu yıl değiştirildi: "Uluslararası Manisa Mesir Festivali" oluverdi!
Mesir geleneği, Anadolunun en eski yerli inanç ve düşünce ürünlerinin süregelen kalıntısı olarak karşımıza çıkar. İlkyaz şenliklerimizden biridir.
Ana Tanrıça kültünü Gediz boylarına taşıyan Hititler, günümüzdeki Manisa kent merkezinin doğusunda yedi kilometre uzağındaki Akpınar'da Sipil dağının Gediz Ovasına bakan yamacına Kybele'nin büyük bir rölyefini yaptılar. Ana Tanrıça Kybele burada Stpylene adıyla anılıp tapkı gördü. Tanrı Kadın'ın adına her yılın 22 Martında şenlikler yapılıyordu. Bereket, bolluk, doğurganlık süregitsin diye. Ana Tanrıça eski Yunan'a kılık değiştirerek girdi. Roma çağında ise bütün Akdeniz çevresine yayıldı. Tek tanrılı dinlerin kimi inanç ve gelenekleri arasında kendine yer açtı.
Mesir Bayramı da yüzyıllar boyu her yılın 22 Martında bahar şenliği olarak yapılıyordu. Kybele şenlikleriyle bir ilişkisi bulunduğunu söyleyebiliriz. Mesir geleneğinin doğuşu ya da ortaya çıkışı söz konusu olduğunda iki gerçek kişi, Merkez Efendi ile Hafsa Sultan adı hep öne çıkar. Merkez Efendi mutasavvuf, şair, Halveti Şeyhi.. Hafsa Sultan, Yavuz Sultan Selim'in eşi, Kanuni'nin annesi.. Merkez Efendi'nin hekim olduğu savı söylentiden öteye gitmez. Ama din adamıdır.
Yaygın inanca göre Merkez Efendi'nin kırk bir çeşit baharattan hazırlamış olduğu macun, Hafsa Sultan'ın hastalığını iyileştirmiş. Bunun üzerine Hafsa Sultan, Merkez Efendi'nin icat ettiği macunun hastalara dağıtılmasını buyurmuş. Çünkü Manisalılar şifalı olduğuna inandıkları mesir macununa rağbet etmeye başlamış. Bu durum karşısında, Manisa Darüşşifası'nın yöneticisi, Sultan külliyesinde karılan macunu kağıtlara sardırıp Nevruz'da Sultan Camisinin etrafında toplanan kalabalığa avuç avuç saçtırmış. Mesir geleneği böylece başlayıp bayram niteliğine bürünmüş.
Gelenek ve görenekler kültürün sürekliliğini sağlar. Kuşkusuz gelenekler de zaman içinde değişikliğe uğrar. Ya da büsbütün ortadan kalkabilir. Bu durum toplumsal üretim ilişkisini ve üretim biçiminin değişim ve gelişim sürecinde görülebilir. Kimi gelenekler katılığı nedeniyle toplumsal değişim ve dönüşüme ayak bağı olabilmekte. İnsancıl, hoşgörülü gelenek ve görenekleri olmayan toplumların uygarlık denen ürüne katkıda bulunmadıklarını da söyleyebiliriz..
Mesir geleneğine eklenti yapıldığına tanık olanlardan biriyim. Daha doğrusu, mesir ritüeline bir eklenti yaptığımı söylemeliyim. 1983 yılıydı.. Dönemin Manisa valisi bana,"Hafsa Sultan'ın Merkez Efendi'ye mesir beratı verdiği söyleniyor, bu konuda eldi bir belge, bir kayıt var mı" diye sormuştu. Ben de kendisine "Tarihi bir belgeye rastlanmadığını" söylemiştim. Vali Bey mesir konusunda yazılanları incelememi ve bir yazı hazırlamamı istemişti. Mesir Bayramı şenliklerinin yapılmasına az bir süre kalmıştı. Hazırlıklar sürüyordu. Birkaç gün içinde yazınsal kaynaklara ulaşıp bir metin hazırlamam pek de olası değildi. Mesirle ilgili bir inceleme yazısı yerine, seyirlik kısa bir oyun yazmayı önermiştim. Kaleme aldığım bir buçuk sayfalık kısa oyun metnini ertesi gün sunmuştum. Okuyup beğendiğini söylemişti ama birkaç tümcenin üzerini çizmişti. Hayal ürünü metinde, Merkez Efendiyle Hafsa Sultan'ı Sultan Camisinin önünde buluşturup görüştürdüm. Mesir macununun halka dağıtılmasını Hafsa Sultan'ın ağzından duyurdum. Merkez Efendi'ye berat verdirdim..
Seyirlik kısa oyun o tarihten bu yana mesir saçımından önce, Sultan Camisinin bitişiğinde protokole ayrılan alanda, kalabalığın önünde icra edilmekte. Bu yılki Mesir'de Merkez Efendi'yi Enis Fosforoğlu, Hafsa Sultan'ı Leman Sam canlandırdı. Geçen yıl sahneye İlhan Şeşen'le Selda Alkor çıktı. Kısa oyun, tarihi gerçeklerle bağdaşmamakla birlikte mesir saçım törenine renk katmaktadır diyebilirim..
466. Uluslararası Manisa Mesir Festivali'nde Osmanlı padişahlarından bazıları, Sultan Camisinin bitişiğindeki platformda mankenler gibi boy gösterdi. Canlı mankenler kalabalığın önüne birer biren çıkıp kendilerini tanıtarak halkı selamladılar.
"Ben Üçüncü Mahmut!.."
"Ben Kanuni Sultan Süleyman!.." diye ünleyerek..
Pek kısa olarak yaptıklarını anlattılar.
"Şu kadar şehzadeyi taht uğruna boğdurdum.. Oğlumun boynuna kement attırdım.." gibi sözlerle doğrusu övünmediler.. Temsili şehzade ve padişahlar pek de alkış almadılar. Mesir macunu kapmaya gelenler törenin uzamasını istemiyorlardı herhalde. Sahneye 34 padişah çıkarılsaydı nasıl olurdu acaba?
"Eller havaya, eller şifaya.." Haydi hayırlısı..
Değerli Öğretmenim, güzel ve sağlıklı günler diliyorum. Selam ve saygılarımla..
Hakkı Avan