Kemal Özer
İZMİR 4. ULUSLAR ARASI ŞİİR BULUŞMASI
Düzenleyenler: İzmir Konak Belediyesi / Uluslararası PEN Türkiye Merkezi
Yer: Konak Belediyesi Dr.Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi (9/3/2008)
1. BULUŞMANIN İZLENCESİ
(20 MART, PERŞEMBE)
19.00 Açış Konuşmaları: A.Muzaffer TUNÇAĞ (İzmir Konak Belediye Başkanı), Tarık GÜNERSEL (Uluslararası PEN Türkiye Temsilcisi)
Genel Sunum: Ataol BEHRAMOĞLU
Dünya Şiir Günü Bildirisi: Hayri K. YETİK (Pen Yazarlar Derneği İzmir Temsilcisi)
Gülten Akın Şiiri (Sunum: Leyla Şahin)
Onur Konuğu: Gülten AKIN
Dinleti: Margarita Laso (Ekvador)
Konser: “Grup Yorum”
(21 MART, CUMA)
13.00 Mini Konser
13.30 Şiir Okuma: İsmail UYAROĞLU, Sennur SEZER, Cezmi ERSÖZ, Asuman SUSAM, Leyla ŞAHİN, Sergio BADİLLA (Şili) , Diana BELLESSİ (Arjantin)
14.00 Söyleşi: “Güney Amerikada Devrimler ve Şiir”
Ataol BEHRAMOĞLU, Kemal ÖZER, Rafael COURTOİSİE (Uruguay), Pablo Armando FERNANDEZ (Küba)
16.00 Şiir Okuma: Ülkü TAMER, Ahmet TELLİ, Rahmi EMEÇ, Ahmet Zeki MUSLU, Tuğrul KESKİN, Rei BERROA (Santa Domingo), Maria BARANDA (Meksika)
16.30 Söyleşi: “Ulusaldan Evrensele, Nâzım ve Neruda”
Egemen BERKÖZ, Muzaffer İlhan ERDOST, Sergio BADİLLA (Şili)
18.00 Şiir Okuma: Yaşar MİRAÇ, Nevzat ÇELİK, Margarita LASO (Ekvador), Rafael COURTOİSİE (Uruguay)
18.15 Forum: İzleyici Değerlendirmesi (Yöneten: Y.Bekir YURDAKUL)
(22 MART, CUMARTESİ)
13.00 Mini Konser
13.30 Şiir Okuma: Egemen BERKÖZ, Yaşar MİRAÇ, Rahmi EMEÇ, Ahmet Zeki MUSLU, İlhan TÜLMAN, Pablo Armando FERNANDEZ (Küba), Enrique Hernandez d’ JESUS (Venezuella )
14.00 Söyleşi: “Şiirde Devrimci Tavır”
Nevzat ÇELİK, Ahmet TELLİ, Altay Ömer ERDOĞAN, Enrıque Hernandez D’ JESUS (Venezuela), Diana BELLESSİ (Arjantin)
16.00 Şiir Okuma: İsmail UYAROĞLU, Kemal ÖZER, Hüseyin YURTTAŞ, Ruhan MAVRUK, Asuman SUSAM, Margarita LASO (Ekvador), Sergio BADİLLA (Şili)
16.30 Söyleşi : “Türkçede Güney Amerika Şiiri”
Ülkü TAMER, Sennur SEZER
18.00 Şiir Okuma: Cezmi ERSÖZ, Ahmet TELLİ, Rei BERROA (Santa Domingo), Maria BARANDA (Meksika)
18.15 Forum: İzleyici Değerlendirmesi (Yöneten: Y.Bekir YURDAKUL)
(23 MART, PAZAR)
13.00 Mini Konser
13.30 Şiir Okuma: Metin DEMİRTAŞ, Ülkü TAMER, Nevzat ÇELİK, Altay Ömer ERDOĞAN, Diana BELLESSİ (Arjantin), Rafael COURTOİSİE (Uruguay)
14.00 Söyleşi: “Toplumcu Şiirimiz”
Hüseyin YURTTAŞ, Ruhan MAVRUK, Kemal ÖZER
16.00 Şiir Okuma: Sennur SEZER, Egemen BERKÖZ, Leyla ŞAHİN, İlhan TÜLMAN, Tuğrul KESKİN, Pablo Armando FERNANDEZ (Küba), Enrique Hernandez d’ JESUS (Venezuela)
16.30 Söyleşi: “Devrimci Şiir ve Müzik”
İlkay AKKAYA, Orhan KAHYAOĞLU, Margarita LASO (Ekvador), Sadık GÜRBÜZ
18.00 Şiir Okuma: Metin DEMİRTAŞ, Ataol BEHRAMOĞLU
18.15 Forum: İzleyici Değerlendirmesi (Yöneten: Y.Bekir YURDAKUL)
2. LATİN AMERİKA ŞİİRİ –
gözlemler / izlenimler
Kemal Özer
Önce İzmir 4. Uluslararası Şiir Buluşması üzerine birkaç söz: Latin Amerika şiirinin seçilmesi zamanlama açısından çok yerinde. Şiir gündemimize birçok bakımdan denk düştü. Bu yıl da şiir yıllıklarının dikkati şiire yönelttiği, şiire yöneltilen bu dikkatin tartışmalar yarattığı günlerdeyiz. Ayrıca 21 Mart Dünya Şiir Günü için kaleme alınan bildiriler şiir üzerine bir başka yoğunlaşma içeriyor. Bunlar zamanlamanın özelinde anılabilir.
Bir de Latin Amerika şiirinin seçilmesinin zamanlama olarak geneli çok yerinde. Latin Amerika şiirinin geniş ölçekli konuşulur kılınması, hele değerli temsilcilerinin katılımıyla gündem oluşturması, şiir tarihi ve birikimi açısından zaten çok önemli bir hazinenin yeniden öne çıkmasını sağlayacak.
Ben bunların yanına Türk şiirine sağlayacağı açılımları da eklemekten yanayım. Latin Amerika şiirinin geniş ölçekli konuşulur olması, Türk şiirinin 1980 sonrası içine girdiği bunalım açısından ayrıca önemli. Yüz yüze getirildiğimiz “itiraz”ı anımsamakta yarar var. Ne denmişti bir kesim şiir için: “Dünyada artık böyle şiir yazılmıyor!”
Bu “itiraz”ı tartıya vurmak açısından olduğu kadar, 1980’den günümüze ülkemizde şiirin geldiği yer açısından da önemli bu buluşma. Yıllıkların yayınlanması, özellikle bunlardan birinde yaşam ile şiir ilişkisinin sorgulanmaya çağrılması ortak bir arayış habercisi olarak görünüyor. 2007 yılı topluca değerlendirilmek istenirken, şiir “hayata dâhil mi” sorusu üzerinden bir rahatsızlık vurgulanıyor çünkü. Sorgulamanın getireceği tartışmalar, tartışmaların getireceği sonuçlar gündemi hem sürekli kaplayacak hem başka sorgulama ve tartışmalara yöneltecek nitelikte.
Bütün bu nedenlerle Latin Amerika şiirinin bendeki görüntüsüne kısaca da olsa bakmak istiyorum:
Latin Amerika şiiri belki 19. yüzyıldan başlatılabilecek tarihiyle çok uzun bir geçmişe sahip değil. Ama hem yayıldığı coğrafya çok geniş ve renkli, hem de yaşadığı serüven yoğun ve yaygın. Bu bakımdan, şiiri konuştuğumuzda birçok soruna onun birikimi üzerinden yanıt arayabiliriz; içerdiği yaratıcı dinamizm ise gerek karşımıza çıkardığı ozan kimlikleri gerek ürün çeşitliliğiyle bize yeni yeni kavrayış olanakları sağlayabilir.
Latin Amerika şiiri üzerine bence ilk gözlem, yaşama ilişkin pek çok şeyin taşıyıcısı olması. Bir başka deyişle, gerek tek tek ülkelerde gerek latin dünyasının bütününde birçok şey şiir üzerinden konuşulabiliyor. Birçok şeyin tanımı şiir üzerinden yapılıyor, birçok şeyin çözümü şiir üzerinden araştırılıyor. Düşünen, araştıran, aynı zamanda eyleyen bir şiir bu. Siyasal eylemin içinde doğrudan yer alan önemli ozanlar yetiştirmiş.
Latin Amerika şiiri üzerine ikinci gözlem, birikimine bakıldığında içerdiği dinamizmin yalnız tek boyutlu kalmaması. Kucaklayıcı karakteri, savaşımcılığını siyasalla sınırlamıyor. Tam tersine, yaşamın her alanıyla ilgilenmeye açık. Doğaya ilişkin her şeye ilgi duyduğu gibi, düşünsel sorunlar üzerinde de söz söyleyebiliyor. Arayışının sınırları maddi olanın dışına da taşabiliyor.
Latin Amerika şiiri üzerine üçüncü gözlem, estetik yapısıyla ve yaklaşımıyla ilgili. Geneline baktığımızda, ateşli bir söylemden ve yüksek sesli bir lirizmden hız aldığı söylenebilir. Bir benzetmeyle söylersek şöyle diyebiliriz: Ritmini nabız atışından alan bir şiir. Buna karşılık, oldukça kısa tarihi içinde pek çok estetik deneyimi ve atılımı yaşamış olduğunu görüyoruz.
Latin Amerika şiiri, bütün bu özellikleriyle ülkemizde büyük ilgi çekmiş, yaygın bir okunurluk kazanmıştır. Ülkemiz şiirinin ana damarı diyebileceğimiz, ‘yaşanan’ı yansıtmakla yetinmeyen, yaşamı değiştirmeye de yönelen kesim, Latin Amerika şiiriyle kendi geçmişi ve geleneği arasında hem bir koşutluk kurmuş, hem de bu şiir pratiğinde kendini besleyecek köklere ve kaynaklara ulaşmıştır. Bu kaynaklar, sözünü ettiğimiz savaşım odaklı dinamizm ve nabız atımlı söylemle, insanlığın geçtiği yolu ve edindiği kazanımları öğretici pratiğiyle bizim şiirimize de ufuk açmıştır. Latin Amerika şiirinin iki başat öğesinden biri olan heyecan, yaşama bakışta şiirimize derinlik kazandırırken, bir başka başat öğe ise, insanı insan yapan değerler için gösterilmesi gereken savaşım ve dayanışma coşkusunu sağlamıştır.
Gerek bu genel gözlemler ve anımsamalar, gerek buluşmanın getireceği tanışma ve tanıtmalar, şiirimizin içine girdiği sorgulama ortamına yeni katkılar getirecek umudunu taşıyorum. Kendi adıma, Latin Amerika şiirini “dünyada artık böyle şiir yazılmıyor” ‘itiraz’ına köklü bir yanıt niteliğinde okuyabilir, şiirin “hayata dâhil” olması konusundaki sorgulamaya yeni ipuçları getirmiş sayabiliriz diyorum.
3. TOPLUMCU ŞİİRİMİZ –
anımsamalar / anımsatmalar
Kemal Özer
Toplumcu şiirimiz üzerine konuşmaya başlarken ilk anımsanması gereken bu şiirin kökleri olmalı. Ben bu kökleri Yunus Emre’den başlayan bir geleneksel çizgi içinde algılamaktan yanayım. Bu çizgi, sonraki yüzyıllarda Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Namık Kemal, Tevfik Fikret konaklarından geçerek 20. yüzyıla doğru ilerler. Nâzım Hikmet, yaşamı yansıtmakla kalmayıp onu etkilemeyi, giderek değiştirmeyi amaçlayan bu geleneksel çizgiye yeni bir ivme kazandırır. Bu ivme, şiirin değişim ve dönüşümle ilgili amacını, bilimsel bir dünya görüşüyle buluşturma, toplumcu şiiri kurma noktasıdır.
Nâzım Hikmet’le gündeme gelen bu döneme ilişkin anımsanması gereken ise, şiir ile gereksinim arasında kurulmuş bulunan ilişkidir. Nâzım Hikmet, bu ilişkiyi dile getirirken, “insanlarımız, bizleri, sanatkârlarını, hayatlarının her tezahüründe okuyabilmeli, sordukları her sualin -sanat bakımından- karşılığını bulabilmeli” diyecektir.
Toplumcu şiirimizin geçmişine bakarken de, bugününe doğru geçirdiği evreleri ele alırken de bu hedefi sürekli anımsamalı. Bu hedef doğrultusunda, 1940 toplumcularının izlediği yolu, neleri nasıl gerçekleştirdiklerini değerlendirmek gerekir. İkinci Dünya Savaşı ve ardından Soğuk Savaş döneminin, sözkonusu değerlendirmede önemli rolü olacaktır.
1960’tan sonra toplumcu şiirimizin yeni bir evreye girdiğini anımsarsak, bu evreyi şiirin toplumsallaşması yolunda bir aşama fırsatı olarak değerlendirebiliriz. 1940 toplumcularının kendini yenilemesi, toplumsal ve siyasal temalara yakınlık duymayanların değişime uğraması, toplumcu anlayış temelinde kendini tanımlayan gençlerin ortaya çıkması bu aşamanın önemli göstergeleri.
1970’li yılları, bu gelişmelerin hazırladığı bir dönem olarak anımsamakta yarar var. Şiirin toplumsallaşmasında her zaman önemli bir yer tutan siyasallaşma, 1970’li yıllarda öne çıkmaktadır. Belki de 1920’lerden sonraki 50 yıl içinde ilk kez bu denli büyük bir kapsamda.
Toplumcu şiirin temeline yerleşen gereksinimle ilişkiyi bu yıllar için bir daha anımsamak ve anımsatmak gerekiyor. ‘Yaşanan’ı yansıtırken ve yaşamı değişime uğratmayı amaçlarken nasıl davranılmış, neler yapılmıştır? Bu sorularla bakan kişi, yalnızca bir değerlendirici değil, aynı zamanda kendi de yazdıklarıyla dönemin içinde bulunmuş biriyse, bakışı bir ölçüde özeleştiri boyutu da kazanacaktır.
Eleştirel bakış, hem geçmişle kurulması gereken bağıntıda, hem içinde bulunduğumuz dönemi kavramakta yol gösterici olacaksa, 1970’li yıllar şiirin toplumsallaşması yolunda önemli bir fırsat olarak anımsanmalı. Aynı zamanda bu fırsatın, temelde yer alan şiirin gereksinimle ilişkisi konusunda iyi kullanılamadığı anımsatılmalı. Siyasallığın ağır bastığı bir ortamda, ‘yaşanan’ı yalnızca ‘militan özne’ bakışıyla yansıtmaya kalkışmak, fırsatı iyi kullanamamayı getirdiği gibi, 80 sonrasının oluşumunda da önemli bir rol oynamıştır.
4. ŞİİRLER
Kemal Özer
ALBERTO JUANTORENA’YA ÖVGÜ
-400 ve
Şekerkamışı tarlasına giren bıçak gibi
keskin ve pırıl pırıl her yarışta,
güneşle ve toprakla omuz omuza
devşirmeye hazır kaslarının ürettiğini.
Bilir ki karşısına çıktığı dünya
ışığına düşmandır göğsündeki yıldızın,
türkülerle ve özveriyle kurulan yaşamın
düşmandır engelleri aşıp vardığı sonuca.
Bilir ki ulaştığı yerden yarın
daha ileri götürecek yaratılanı çocuklar,
bacaklarındaki yenilmeyen rüzgâr
soluklarıyla dolu Kübalı anaların.
Uyum içinde kollarıyla düşüncesi
yeni bir bilgeliği göndere çekerek
her yarışta bir sevinci üretip devşirecek
şekerkamışı tarlasına giren bıçak gibi.
ŞİLİ HALKIYLA DAYANIŞMA GECESİNİN ŞİİRİ
14 Kasım 1976
Türküler getirdiler denizlerin ötesinden,
bir halkın türkülerini,
Angel ve Isabel Parra
ve Patricio Castillo
üç savaşçı kardeş
üç yiğit Şilili.
Nabzını getirdiler Şili ezgilerinin,
halay çekiyordu kiminde halk,
kiminde gülümsüyordu
döktüğü gözyaşından sonra,
bağrına basıyordu çocuklarının acısını,
seviyordu kiminde çılgıncasına,
ve faşizme direniyordu,
ant içiyordu kiminde,
direnmenin onurlu andını.
Uyur iken uyardılar Pir Sultan’ı,
dedi çağlar ötesinden:
“Gelin canlar bir olalım”
çocuklarıyız aynı kavganın,
çeliği aynı ateşten geçti
silâhlarımızın,
karşımızda aynı düşman,
duyalım bir kez daha
emeğin kardeşliğini.
Son türküsünü getirdiler Victor Jara’nın,
yüreğiyle çalıp söylediği son türküyü,
çünkü kırılmıştı parmakları
tellerine dokunamıyordu gitarının,
Santiago stadında son sabah
“Beşbin kişiyiz burda, diyordu,
kentin bu küçük köşesinde,
ama kimbilir kaç kişiyiz
ülkenin tüm kentlerinde?”
Biliyordu “çünkü yarın..”
bu çatı altında, bu Kasım gecesi
son türküsüyle birlikte yaşamının
çarpacak bir tek sesle binlerce yürek,
ve biliyordu, diyeceğimizi:
“Beşbin kişiysek burda,
kaç kişi olacağız kimbilir
yürekleri böyle çarpan,
başka kentlerinde dünyanın?”
Ve Allende’nin son sözlerini getirdiler,
“..ekilmiş tohum yeşerecektir..
..tarihi ne zorbalar, ne cinayetler durdurabilir..”
yer yer silâh seslerine karışıp duyulmayan
ve duyulan sözlerini yıllar geçse de
yani bağlılığı, yani inancı
bıraktığı anıyı onurlu bir insanın –
bileklerimizde vurdu tarihin yanılmazlığı.
Anısını getirdiler yılların ötesinden,
bir avuç insanla yürüdük binlerce ayak,
durduk
yeni açılmış toprağın başında
yüreği kor gibi bir avuç insanla,
“burda” diye haykırdık binlerce ağız
üst üste üç kez
Neruda’yı sorduklarında.
Yıkandık yağmuruyla ezgilerin
bu Kasım gecesinde İstanbul’da,
bir ucu Şili’de bir ucu Türkiye’de şimdi
bir gökkuşağı gibi açılıyor yağmurdan sonra
gecenin içindeki bu dayanışma.
*****
26/3/2008
İZMİR 4. ULUSLARARASI ŞİİR BULUŞMASI’NDAN 1
Onur Konuğu Gülten Akın’ın mesajı
Değerli konuklar, sevgili dostlarım;
Şimdi sizinle İzmir’de olmak vardı, olamadı. Sağlık engeli, engellerin en söz dinlemeyeni.
Buluşmanın konusu çok önemli: Güney Amerika şiiri… Güney Amerika ülkeleri, kendi kökleri üstünde güvenle büyüyen sanatlarıyla; müziği, resmi, edebiyatıyla yeryüzünü ısıtanlardan.
Biz de kendi köklerimizi, geleneğimizi dünyanın tüm verimiyle zenginleştirerek, yeniden dünyaya sunuyoruz. Bu çağda sanatı, edebiyatı salt soyut bir biçim olarak üretemiyoruz. Çağdaş şair, Neruda gibi düşünüyor: “Bu çağın namussuzluğu, yanan parmaklarıyla alnımıza dokunuyor.”
Gittikçe artan sis, dünyanın doğal güzelliklerinin de, aşkın da üstünü kaplıyor. Çocuk ölüleri, genç ölüleri şiirin kapılarını, pencerelerini zorluyor. Vicdanı olan herkes gibi şair de yaralanıyor ve olan biten şiirlerine yansıyor.
Sizler, şiirlerimiz üstünden dünyayı, konuşmalarınızla gereğince açıklayacaksınız, biliyorum.
Başarılar diliyor, sevgimi, saygımı iletiyorum.
Şiirler
TANYERİNİN HOROZU
Onu gelecek fazlasından tutukladılar
Alımlı ibiğinin öfkesi yüzünden
Zırhı nedeniyle kemikten gagasının
Pütürlü ve kaba ayakları yüzünden
Alkışı nedeniyle suskun halkın
Onu şarkılarıyla yaydığı için tutukladılar
Gecenin boşluğunun son bulduğunu
Ve ağırbaşlı bir çığlığın ışığının
Genç ve canlı görüntüleri
Sabahın tenine akıttığını
Onu mutluluk fazlasından tutukladılar
İnsanı kendi boyutlarına karşı uzatmaktan
Yeni köprüler geçmekten her adımda
Ve yosun bağlamış yolun üzerinde
Gitarıyla toz bulutları kaldırmasından
Onu tutukladılar, bilindiği gibi, en geç saatte,
Kirlettiler, belirgin, serpilen saflığını
Sabırsız, keskin kıyılarını, tazeliğini ısırdılar,
Fakat kendini duyumsamak mutluluğunu yeniden tatsın diye
Bırakmak zorunda kaldılar kirpiklerin kuşattağı tanyeri tellâlını
REİ BERROA / Santa Domingo
HAPİSTEKİ GENÇ BİR ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISINA
Biliyorsun zaten:
Sanki özgür uyandın
birden.
O duvarlar seni yalıtlayamaz
tüm dünyayı yoğunlaştırır sende
senin bedeninde,
kendini aramaksızın bulan kendini,
direnen, yaşayan.
Budur anlamlı olan.
Söylentiler gelir dünyadan
(pek fazla değillerdir gerçi)
ve bozarlar
cesur yalnızlığının sessizliğini.
İşkence, alay,
ne değerini azaltır senin ne de küçük düşürür:
Vücudunu saydam bıraktılar
ve bugün daha berrak görüyorsun
içindeki kendini.
Biliyorsun zaten,
biliyorsun ne istemediğini.
Bakandan, bölge savcısından ve papazdan
kendin için özgürlük istemiyorsun;
kendin için özgürlük istemiyorsun
bankerlerden, sanayicilerden
ve toprak sahiplerinden;
seni günbegün meclise, generallere, harp akademisine
menkul kıymetler borsasına yaklaştıracak
bir özgürlük istemiyorsun
öyle bir güce karnın tok.
Dalkavukluğa, pohpohlanmaya
boyun eğmeye hevesin yok.
Adınla basında resmigeçit yapılırken
kahraman, haydut, aziz ve deli
serüvenci, mürit ve daha başka birçok kimlikle
olmayı istemediğin ve olmadığın,
biliyorsun gerçekten
kendi nedeninle ve kendin için
seni kendine neyin getirdiğini
ve bu dört duvar arasına
şimdi korkusuzca direndiğin.
Önemli olan da bu.
PABLO ARMANDO FERNANDEZ / Küba
(Çeviriler: Ataol Behramoğlu – Ebru Yener)
*****
29/3/2008
İZMİR 4. ULUSLARARASI ŞİİR BULUŞMASI’NDAN 2
NÂZIM HİKMET VE NERUDA – ULUSALDAN EVRENSELE
Sergio Badilla Castillo (Şili)
Özgür ve haklı bir duruşa sahip şairler, sosyal ya da sosyal durumla ilgili şairler olarak da tanımlanabilir. XX. yüzyılın anıtsal edebiyatında bu tanıma uyan şairler oldukça azdır ve listede yer alabilecek olan bazı isimler arasında Alberti, Passolini, Aragon ve Lundqvist yer alır.
Bu alanda etkili ve inandırıcı yapıtlara imza atanların çok az olduğu açıktır. Şüphesiz ki onların arasından Nâzım Hikmet ve Neruda’nın sesleri yükselir. Her ikisi de, köklerine ait dilin gerektirdikleriyle evrensel simgelerin estetiğini harmanladıkları bir zeminde, verimli bir içselleştirme yoluyla renklendirdikleri eserlerini meydana getirmişlerdir. Yerel karşılıklarıyla sıkça kullanılsalar da kelimeler şiirselliklerini korurlar ya da günlük hayata aittirler, çünkü kirletilmemiş bir anlayışın kıvrımlarıyla bağlantı içindedirler.
Tuhaf olsa da, Hikmet ve Neruda’nın ulaşmış olduğu gibi böylesine büyük itibar gören bir şiir türüyle karşılaşmak son derece zordur. O yüzden her iki şairin eserlerini birbirine bağlayan bazı belirgin unsurların varlığı göze çarpar. Bunlar, içtenliği ve ifade becerisini yansıtan konuların ve dilin bir arada varoluşu gibi, çağdaşlık olgusunu da içermektedir. Tarihin dönüm noktaları ve yazın dışı geleneğin bilinmeyen bağları da bunlarda ortaya konmuştur. Tüm bu unsurların birleşmesi, her iki şairin lirik tarzda ele aldığı konuların içsel gerçeklik temeli ile evrenin belirgin ihtişamı arasında hareket etmesine yol açar.
ŞİİRDE DEVRİMCİ TAVIR
Nevzat Çelik
Bir çırpıda yazılabilecekmiş gibi duran bu konu, bir şaire bin dereden su getirtecek kadar zordur aslında!
Şiirin ne olduğuna ilişkin ortaktanımlar yapabilmek ya da farklı görüşleri en azından iki başlıkta toplayabilmek mümkün. Ne var ki, bilinen anlamıyla “devrimciliğin” tanımını yapabilmekse bugün için zor görünüyor.
Şiir, günlük hayattaki ilişkilenme biçimlerinin (insanın kendisiyle, insanın ötekiyle, tarihle, toplumla, doğayla, gelecek tasarımıyla ve bütün nesnelerle) duygu ve düşünceyle yeniden örgütlenip dil aracılığıyla aktarılmasıdır. Evet bu ve buna benzer tanımlar yapılabilir.
Şiir bir itiraz etme biçimidir. Şiirde devrimci bir tavırdan -en azından içerik anlamında- söz edeceksek, o şiirin öncelikle mazlumdan yana olması gerekir. İktidarda olan ve tahakküm edenin söylemine bulaşan şiirin, bırakın devrimci olmasını, şiir olabilmesi bile neredeyse imkânsızdır. Bir yaratma biçimi olarak şiir, olmayanı hayal edebilir ama asla yalan söyleyemez, söylememeli de. Buradan yola çıkarsak devrimin, devrim isteğinin, devrim hayalinin de yalanı olmaz! Devrim süreci, doğası gereği insandan birçok fedakârlık ister. Şairin şiirinde devrimci bir tavır içinde olabilmesi, egemen sisteme bulaşmamasını ve ona karşı çıkmasını zorunlu kılar. Devrimci şiirin yazılabilmesi için de devrimci bir şaire ihtiyaç var demek ki! O da yetmez, bir şiirin aklî ve mantıkî önermesi ikna edici bile olsa şairin samimiyeti görülmeli şiirde. Dikkatli bir şiir okuru da samimi olmayan şiiri imgelem dünyasına sokmaz zaten.
Kendini tamamlayıp dışarı çıkan bir şiir, iyi bir algı ve beğeniyle karşılaştığında hayat bulur. “İyi şiir”le zihni açık bir okur buluştuğunda bir devrim gerçekleşmiş demektir. Sömüreni ve sömürüleni olmayan, her an ve durumda kendini yeniden üreten, küçük ama gerçek bir devrimdir bu. O yüzden, tarihten bu yana her türlü iktidar şiirden, dolayısıyla şairden korkmuştur. Sadece şiirden mi, şiir okurundan da korkar. Çünkü o da itiraz edendir!
Bir başka açıdan şiirde devrimci tavır, içerikte olduğu kadar biçimde de yeni olanın ve dilsel olanakların peşinde koşmaktır. Son elli yıllık sürecin, birçok yaratım dalında olduğu gibi, şiirde de büyük sıçramalara olanak vermemiş olması, şairin bu arayışlardan vazgeçmesi anlamına gelmez.
Dünden bugüne gelebilmiş her şiir, devrimci şiirdir, diyebiliriz. Çünkü o şiirlerin tamamında bir itiraz, bir başkaldırı ve daha iyi bir dünya tasarımı, özlemi vardır. Başkaldırısı olmayan şiirin yarına kalabilmesi pek mümkün değil.
Her şeyini bir tamam eden şiirin geniş okur kitlesine ulaşıp toplumsal algıda bir kıpırdama yaratamaması düş kırıklığına neden olabilir. Ne var ki, tarih boyunca toplumsal algının bu denli dumura uğratıldığı bir başka dönem yaşanmadığı unutulmamalı. Faşistlerin İtalya ve Almanya’da iktidara geldiği dönemlerde bile yaşanmadı. Başta devrimciler olmak üzere pek çok güç vardı faşizme karşı koyan. Gelecek güzel dünya umutları vardı insanların. Şiir de insan zihninin en üst katına oturabiliyordu teklifsiz!
Ne yazık ki, “gelecek güzel günler” tasarımı o haliyle ve toplumsal önermeleriyle bugün etki gücünü kaybetmiş görünüyor. İnsan merkezli bir dünya tasarımı, devrimci özelliğini yitirmiş ve öteki canlıların aleyhine hızla büyüyen insan doğayı olumlu yönde değiştirme iddiasını kaybetmiştir. Tam tersine, insanın yok edici karakteri iyice öne çıkmıştır. Şairin eleştirel akla en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemdir bu. Şair, eleştirel aklını önce kendi alışkanlıklarından, vicdanından ve akıl yürütmelerinin üstünden geçirmeli ve bütün borçlarından kurtulmalıdır. Borcu olmayan bir vicdan, vicdanı olan şiirler yazabilir çünkü!
Deminden beri söylemeyip de söylemek istediğim şu aslında: Koşullar ne olursa olsun, şiirde devrimci tavır, öncelikle, “iyi şiir” yazmaktır!
Şiirler
YAZI DAYANIR
Burada yazılı olan
suyun çarpışından
herhangi bir sayıdan
dakikanın en küçük biriminden
dumandan ya da öfkeden
daha uzun dayanacak.
Dayanacak.
Dayanıyor bile.
Yumruğun izi
yenecek
kopup ayrıldığı korkuyu.
Ve yazılı olanın
sözcük çığının ötesinde
bu yaralı ama canlı hece
güç alarak canından
varlığının hava gibi
sonsuz olduğunu gösterecek
kuşku yok bunda.
RAFAEL COURTOISIE / Uruguay
BİSİKLETİN TEKERLEKLERİ
Rüzgârın içinde yitebildiğimde
mevsimler kapıların ardına gizlenir
Ve gözlerinden okunan özlemdir
Yağmurların başlangıcıdır
Hep orada iken
artık hiç var olamayacağım yer
ve hayata pratik anlamlar katamadıysam
bu benim yanlışımdır, fakat yine de
öneriler çok yararlı olacak
aşk oyunu, değişimler
ve güzün düşen yapraklar
Sessizlik, yalnızlıktır
bana ırmakların akışını duyuran
Zaman
sessiz bir uğraş işidir
ENRIQUE HERNANDEZ D’JESUS / Venezuella
(Çeviriler: Ataol Behramoğlu – Ebru Yener)
Kaynak: http://kemalozer.blogcu.com/
İletişim: Kemal Özer / kemozer@gmail.com
16.04.2008