M. Mahzun Doğan

SESİNDE BOZKIR BÜYÜSÜ

 

Ahmet Uysal, şiire yıllar önce emek vermeye başlasa da, yıllarca onu “üvey evlat” konumuna düşürmüş, ancak 1990’lı yıllarda yeniden şiir üzerine yoğunlaşmış bir şair. Şiire yeniden ağırlık verişinin ürünü olan üç kitabı yayımlandı 1990’lı yıllarda. Bu üç kitap incelendiğinde görülüyor ki, onun şiirinde savruluşlar yok. Bu, belki de şiire geç dönmesinden ve kaybedecek zamanı olmadığını düşünmesinden... Savrulmuyor oradan oraya... Daha ilk şiir kitabında görülen imge, dil ve söyleyişini derinleştiriyor sürekli. Bir şiirinden yola çıkarak söylersek, “dil nehri”ne dönüştürüyor şiirini.

 

 Onun coğrafyası bozkır. Issız bozkırın büyüsü çekiyor onu. Mevsimleri yaz ve güz, ayı temmuz, “sonsuz bir imge” olan temmuz... Kenti, Bursa... Bir de yağmurla ıslatıp, rüzgâra seriyor dizelerini... Yağmur ve rüzgâr en çok sevdiği sözcükler... Şiirinin bu tematik, imgesel ve sözcük coğrafyası, yaşamından gelen, kendiliğinden bir seçimin sonucunda oluşmuş. Nitekim Nahit Kayabaşı , ona tılsımlı gözüken sözcükleri sıralayıp “Niçin?” dediğinde, “Bunlar benim yaşamımda olan sözcüklerdir” (1) diyor. Yaşadıklarından kalan izleri karşılamaktadır büyülü bir anlam kattığı sözcüklerle kurduğu imgeler. Bu izleri ise, “Bozkırda kuruyan otlar...” (2) olarak özetler. Kuruyan otların sesini çok dinlemiştir ve bu sesler, bir şiir gibi görünmüştür ona... Şiirini o seslerle kurmuştur.

 

 Yazdan kalan şiir: Güz

 

 Uysal, “kuruyan otların arasında”n seçiyor “sonsuza akan sözcükler”i... Önceki kitaplarında olduğu gibi üçüncü kitabı “Acının Gümüşü”nde de (3) süren bir özellik bu. Kitabın ilk bölümü “Yaz Sıyrığı” (Bu adı taşıyan bir şiir de var), ikinci bölümü “Güz Tartımı” adını taşıyor zaten. İlk şiirse, “Sorgudaydı Yaz”. Yazı, mevsim olmanın ötesinde, o mevsimde akan ırmak olarak, yaz ırmağı olarak sık kullanmasına karşın o, yazı, otları kurutan, güzü hazırlayan yanıyla alıyor daha çok. İmgelerinde savrulup duruyor güz. Öyle ki, Bursa rüzgârı bile “güz görümlüğü yağmuruyla” geliyor kapısına (Eskil İzler). Şiirlerini “güzaltı”nda yazıyor (Leylâk). Çünkü, aşk yerine geçecek kentler, uzun süren yazların rüzgârı, yalnızlığa benzeyen yağmur kokusu, sevdiği kadınlar... Hepsi alınıp gidilmiştir. Yağmalanmıştır (Yağma). Onun için mevsimi güzdür. Şair, güz ölçümüyle yazmaktadır şiirini:

 

 “şair: güz ölçümüyle yazan şiirini / uyaklar düşüren uzak rüzgârlara” (Ölçümler Sözlüğü / güz / ölçer).

 

Kitabın ikinci bölümüne adını veren “Güz Tartımı” şiirinde de, “rüzgâra bürünmeli şair / güz tartımıyla yazmalı şiiri” diyor. Bunun nedenini ise hemen sonraki şiirde, “Güz Sözlüğü”nde açıklıyor. Daha doğrusu, “güz”ün mevsimden öte, şair için “özel” olan anlamını buluyoruz bu şiirde. Dolayısıyla, şiiri güz ölçümü / tartımıyla yazmasının nedenini de... Güz “liriktir”, “upuzun bir nehirdir” ve şiirdir “yazdan kalan”.

 

 Şair, Kadıköy’ü bile güzü ile konuk ediyor dizelerine, Cemal Süreya’ya gönderme de içeren “Kadıköy’de Güz” şiirinde:

 

 “cemal süreya’nın sevdiği / güzel kadınlara benzer / güz mevsiminde kadıköy”.Zaten, “güz vardır bütün / mevsimlerin ardında” (Ne Kalır).

 

Aylardan iki ay, temmuz ve eylül çekiyor onu. Mevsimleri yaz ve güz olanın, aylarının temmuz ve eylül olması da doğal. Eylül, çünkü, “eylülde açar yalnızca / aşkın o / ıssız gülü” (Güz Günlüğü). Temmuz, çünkü, “sonsuzluğun temmuzunda”dır, “şiir kırıkları” kanatırken dilini (Dağ Öğretisi). Temmuz sözcüğünü, sonsuz ve büyük bir imgeye dönüştürüyor. Bütün şiirlerine yayılan ve yinelendikçe anlamını derinleştiren bir imgeye... Bu sözcüğün, bu büyük imgenin peşinde yitmiştir adeta, “İşim gücüm temmuzu araştırmak olsaydı diye düşünmüşümdür çok zaman” diyecek kadar (4).

 

Bozkır büyüsü

 

Bozkırı, uçsuz bucaksız çorak topraklar olarak algılamıyor o… Bir büyü buluyor bozkırın ıssızlığında:

 

“şiir de oradaydı ölüm de / ıssız bozkırın büyüsü / tutmuştu eski ırmak yolunu / sonsuz bir imgeydi temmuz” (Sorgudaydı Yaz).

 

Aşk bile, sevgili bile bozkırda kuruyan otlarla sarmaş dolaş girer şiire:

 

 “aşk yüzünden kuşkusuz / kuruyan otların sesinde / aradım lirizmin şiirini” (Aşk Yüzünden).

 

 Aşksa, “bozkırda kuruyan otlara / indirgemektir sevgiliyi, / ıssızlık ülkesine girmektir” (Aşk: Rumuz ve Rüzgârdır). Ve “şair, kuruyan otlarla özetliyorsun o büyük aşkını” der “Sonsuz” şiirinde.

 

Herkesin başkenti ayrı. Onunki Bursa

 

Onun yaşamında olduğu gibi şiirlerinde de apayrı bir yeri var Bursa’nın. Şiirini, yaşamından süzüp yaşamıyla ören bir şair o. Böyle olunca, 1972 – 79 arası kaldığı bu kent, şiirlerinde apayrı bir yer ediniyor. Bir süre yaşadığı başka kentler de var, ama o Bursa’yı seçiyor. Aşklar, ayrılıklar yaşadığı, dergi çıkardığı, “Mapusane Şiirleri Antolojisi”ni, “Sularla” ve “Uzak Yazlarda”yı yayımladığı kenttir Bursa. “Bursa benim şiir serüvenimin şehridir” (5) diyor. Bursa, bir tutkunun adı onda. Öyle ki, “bursa rüzgârına sarın beni” diye dize kuruyor (Eskil İzler). “Son arzusu” bile kendine Bursa’dan “günahkâr bir leylâk” gönderilmesi (Leylâk).

 

 Leylak rengi ve aşk yerine geçecek bir şehirdir Bursa onun için:

 

 “leylak rengi bir şehir / aradığım bilinmezdi / seksen sonrası kanamalı / aşklar için, gizlice / şiirler yazdığım / güzaltında // o şehrin adı bursa diye / geçiyor şiirlerimde” (Leylâk).

 

“aşk yerine geçecek / bir şehir bıraksaydınız bana // bursa’da bir avlu / sisli bir sokak adı” (Yağma).

 

“söz yağmur olur bursa’da / maksem’den yeşil’e doğru / savrulur gider rüzgârla” (Söz Yağmur Olur Bursa’da).

 

 Sevgili bile “bir kaşı eğik bursa ikindisi”dir (Bursa İkindisi).

 

Bursa’daki ıssız bir ayazmada yıkanır yüzyılın kirli ayağı (Bir Günlüğe Derkenar)...

 

Bu dizelerdeki Bursa, günümüzün Bursa kenti değildir. Bursa adında, ütopik bir kenttir onun şiirlerindeki. Zaman zaman, yitirilmiş güzelliklerin nostaljisiyle yüklüdür Bursalı dizeleri, zaman zaman da hiç yaşanmamış bir kent özlemiyle... Bursa, bir sevgili, ömür boyu aranacak bir ütopya, ulaşılmaz bir düş olarak girmiştir yaşamına, çelmiştir ömrünü; değilse, “bir orman kadar ıssız” yaşayacaktır göçtüğü şehirlerde. Oysa, Bursa, girmiştir yaşamına ve sonrasını hep, Bursa’ya “yağmurlu bir güz akşamı / dönecekmiş gibi” yaşamıştır (Ömrümü Çelmeseydi Bursa).

 

Yağmur sözlüğüyle poetika

 

Yağmurla oluşturur poetikasını... “poetika: yağmur sözlüğüyle yazılır / burada rüzgârların şiiri” (Sözlük). Rüzgârın da apayrı bir yeri vardır şiirlerinde. Çünkü, “rüzgâr: küçük orospu çiçeklerinin / kokusunu sürükler gizli bohçasında” (Sözlük). Rüzgâr, rumuzudur aşkların (Ağır Zamanlar Uykusu). Ve “rüzgâra bürünmeli”dir şair (Güz Tartımı). Artık çoğu ölmüş olan şairlerden ona kalan da “yağmura indirgediği söz”le “bir ince rüzgâr” (Kalıt) değil midir?

 

 Şehirleri bile yağmuru ve rüzgârıyla tartar o:

 

 “seversem sokaklarıyla / sevebilirim ben bir şehri / benim şehrimin, / sokakları yağmurlu olmalı / rüzgârlı olmalı evleri” (Kırıldı Güz Merceğim).

 

Yağmura yakalanmak, bir şiirin ilk dizesine yakalanmakla özdeştir. Ve, her ne kadar onun başkenti Bursa’ysa da, “İzmir Günlüğü”nde “şiire soyunan yağmur” olarak özetler İzmir’i. İzmir’de şiirin güzle yazıldığını, yağmurla tartıldığını söyler.

 

Yeni bir sözcük: Güzaltı

 

Uysal, yeni sözcükler de yaratıyor şiirlerinde. Örneğin, “güzaltı”. “Leylâk” şiirinde rastlıyoruz bu sözcüğe ilk olarak. Güzaltı, “kanamalı aşklar için” gizlice şiirler yazdığı bir yer olarak giriyor şiire:

 

“leylak rengi bir şehir / aradığım bilinmezdi / seksen sonrası kanamalı / aşklar için, gizlice / şiirler yazdığım / güzaltında”.

 

Burada, sözcük içindeki “güz” hecesinin italik yazılması da dikkat çekiyor. “Güzaltı” daha sonra “Serencam” şiirinde çıkıyor karşımıza. Sözcüğün sözlüklerde olmadığının da altını çiziyor şair:

 

“sözlüklerde anlamı olmayan / bir mekân edindim: güzaltı / hüzündü arka bahçesi”

 

Burada ise sözcüğün tamamı italik.

 

Daha sonra, bir şiir adında raslıyoruz bu sözcüğe: “Güzaltı Şiirler”. Üstelik, yine yalnızca “güz” hecesi italik.

 

Nasıl bir anlamı var dersiniz “güzaltı”nın? Hem de, ilk hecesi italik olan “güzaltı”nın?

 

Sözcüğün italik yazılan ilk hecesi “güz”, özellikle italik yazılması nedeniyle mevsim olarak güzü çağrıştırsa da, mevsim dışı bir anlam alanına açılıyor sözcük. Daha doğrusu, önce “güz”ün anlamı genişliyor. Bir mekân olup çıkıyor “güz”. Çardak altı, kapı altı, merdiven altı der gibi bir doğallık içinde kullanıyor “güzaltı”nı... Sonuçta, bu sözcükle birlikte, hem güz mevsimini çağrıştıran imgeler üşüşüyor okuyucunun algı alanına, hem somutlayamadığımız soyut bir mekân düşüncesi...

 

Özet

 

Bu yazıda, değinemediğim yanları elbette var Ahmet Uysal şiirinin. Zeus Altarı, su, sular, çiçekler, kuşlar... Dizelerde imge olarak yer alan şair, şairler ve şiir... Biz sözü burada özetleyerek sonlayalım en iyisi:

 

Bir “dil nehri”dir onun şiiri, “türkçe’nin ağzında yalın / uzak yaz göllerine akan” (Dil Nehri). “sesinde ırmakların / akışı” (Sonsuz).

 

 

(1) Nahit Kayabaşı , Ahmet Uysal ’ < xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:smarttags" prefix="st1" namespace="">la Bir Yaz Günü , Düşlem Yayınları, Birinci Basım: Ekim 1999, İstanbul, Sf: 22.

(2) Agy, Sf: 22

(3) Ahmet Uysal , Acının Gümüşü, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım: Ekim 1999, Ankara.

(4) Ahmet Uysal ’ la Bir Yaz Günü , Sf: 25.

(5) Agy, Sf: 48.

 

mahzundogan@cagsad.com