Sevda Güngör
BEN VAN'DAYKEN
İlk defa uçağa binip, ilk defa Van'a gidiyordum. Televizyonlardaki gibi kocaman bir uçak hayal ederken, uçağımızı otobüse benzetmem havayolu şirketini olmasa da yanımdakini gücendirmişti.
Son sürat bir otomobil gibi yerde hız kazanırken, heyecanlanırım zannettim ama hiç heyecanlanmadım. Serinkanlılıkla etrafı izlemeye başlamıştım bile. Yerden havalandığımızda hosteslerin komik talimatlarını izlemeye koyulduk. Abartılı bir şekilde el ve kol hareketleri yaparak tehlike anında ne yapmamız ve yapmamamız gerektiğini anlatıyorlar, işaret ettikleri şeyleri havada göstererek anonsa uygun pandomim yapıyorlardı. Yani kısaca "kardeşim korkacak bişey yok. Aha bu maske, aha bu bagaj, bu da can yeleği. Zaten düşerken hiç birini de kullanamayacaksın. Ama ben görevimi yapayım da lanet olsun şu iş bitsin" diyordu.
Daha sonra koridorlarda poğaça ve meyve suyu servisi yaptılar. Arada kaptan pilot hem İngilizce hem Türkçe yerden kaç fit yükseklikte olduğumuza, nerden geçtiğimize dem vurdu. Ee otobüs olsaydı böyle olmazdı de mi?
Bulutları göreceğim diye yanımdaki beyin üstüne yatar vaziyette dışarıyı seyrediyordum ki beyefendi okumakta olduğu İngilizce dergiden kafasını kaldırarak yüzüme baktı. Ben acınaklı bir suratla;
"İlk defa biniyorum da Van gölünü görmek istiyorum, bulutları görmek istiyorum, dağları görmek istiyorum, yolları görmek istiyorum, her şeyi görm..."
"Tamam, anlıyorum yer değiştirelim.." demek zorunda kaldı. Zafer benimdi.
Bulutların içine girmiştik ve adam bu sefer sadece küçük çığlıklarımı duymak zorunda kalıyordu. Çantamın içinden not defterimi çıkarıp o anki duygularımı hemen not etmek istedim. Bu sarhoşluk geçtiğinde gerçekten ne düşündüğümü unutmak istemiyordum..
"Kutuplarda bir evde oturuyorum. İkinci kat gibi. Her yerde kar var. Pencere kenarında oturmuşum dışarıyı izliyorum. Çocuklar tek bir düzlük yer bırakmamışlar, her yerde oynadıkları için darmadağın olmuş karlar. Ağaçsız, yolsuz, dağsız, arabasız, kimsesiz kutuplar..."
Bulutlar için bunu düşünmüşüm. Yeryüzünü gördüğümde haritalara hak verdim. İşte masanın üzerine serilmiş küçük ölçekli bir haritaya bakıyordum. Harita anlam kazanmıştı gözümde. Tarlalar ya da araziler babannemin, kırkparça denilen artık kumaşlardan yaptığı örtülere benziyordu. Yama yama ve renk renk...
Nihayet Van Gölüne geldik. Resmen denizdi burası. Ve rengi, dokusu, tadı olan bir deniz. Yağ gibi duruşu vardı. Notlarımda da dediğim gibi; "Parmağımı pencereden çıkarıp, suya daldırıp, ağzıma sokmak istedim." Solumdaki, dergisini okumakta olan adam ve yol arkadaşıma dönerek işaret parmağımı ağzıma sokarak "tadına bakmak istiyorum sanki" dedim.
Gölün üzeri yağ ile kaplıymış gibiydi. Yukarıdan tanrı elini daldırıp bir dağıtsa, üzerindeki katman parça parça kırılacak ve yeniden birleşecek gibi hissettim.
Tüm eğlence bitmiş ve inişe geçmiştik.
Ertesi gün Muş'tan arkadaşım fotoğraf ustası Adem Sönmez de bize katıldı. Van sokaklarında dışarıda kahvaltı yaptık. Hava serin ama güneş tepemizdeydi. Montlarımızla masaya oturarak kahvaltımızı yaptık. Çevredeki çocuklara kahvaltılık bir şeyler vermek istediğimizde görevliler engel oldu. Alışıyorlarmış... Bir yandan kahvaltımı yaparken bir yandan da iki ekmeği dört parçaya bölerek gizliden ekmek arası yaptım ve ilerde bekleşen çocuklara kalktığımızda vererek" alın ve kaçın" dedim...
Van kalesinin yamaçlarında çocuklar, gelebilecek turistlere karşı hazırda bekleşip oynuyorlardı. Bir tanesi yanımıza yaklaşarak şiveli bir dille " abla van kalesini tanıtayım mı" dedi. Sevindim. Çünkü içimizden hiçbiri söyleyecek bir kelime bulamamış " Ee Van Kalesi burası, yukarıdan manzara çok güzel, Urartular vardı bi tane ama neyse işte, kayalıklar çok, çok güzel mangal yapılır biliyor musun şurda " diyerek engin bilgilerini anlatmışlardı. Çocuk bir kurtarıcı gibi geldi. Çok eski bir tarihte televizyonda görmüştüm. Sanki o çocuktu ve hiç büyümeden aynı ses tonu ve aynı şiveyle anlatmaya başlamıştı…
"M.Ö.855 yılında Urartu Kralı I. Sardur tarafından yaptırılan Van Kalesi, İçkale ve Dışkale olmak üzere iki kısımdan meydana... Cehn chung taing..." Türkçe, Japonca, İngilizce ve Almanca olmak üzere peş peşe ve otomatiğe bağlanmış gibi anlattı. Küçük bir sohbet ettik ve belediyenin okul harçlıklarını çıkarmaları için bu tanıtımda yer almalarına izin verdiğini ve kurslara bile gittiklerini söylediler. Bilmiyorum tabii hepsi de gitmiş miydi ama en azından güzel ezberlemişlerdi. Beraber olduğumuz beyler ve hanımlar duygulanarak ellerini ceplerine atıp bu küçük kardeşlerimizin okul harçlığına katkı yaptılar...
Kaleye tırmanırken epey zorlu yollardan geçip, sonunda en yüksek noktaya tırmanmış o da yetmiyormuş gibi "en yüksek nokta bu değil daha bayrağa da tırmanmam gerekir" diye bayrak direğine de tırmanmıştım. İniş daha zorluydu. Yuvarlanacak gibi olarak taşlardan aşağıya kan ter içinde indik.
Akdamar Adasına geldiğimizde etraf büyüleyiciydi. Restorasyon çalışmaları olduğu için kilisenin içine girmeden resimleri dışarıdan çektik. Ve dağa tırmandık. Sevgili dostum Kurtik'in (Adem'in) benim için getirdiği fotoğraf makinesi omzumda atlas fotoğrafçısı edasında bol bol resim çektim...
Ayrılık vakti geldiğinde sevgili Van hüzünle arkamdan baktı. Karlı Patnos Dağına üzerimizdeki ince kazaklarla el salladık. Onu ve oradaki dostlarımızı birbirlerine emanet ederek yeniden havalandık....
Bundan sonraki tüm gezi planlarımı doğu illerine göre yapacaktım. İstanbul'da minibüslere binerken konuşmaya başlamıştım bile…
"Ben Van'dayken minibüse biner binmez erkekler ayağa kalkar 'buyrun hocam siz oturun' diye bayanlara yer verirdi."
Yolda laf atılınca da…
"Ben Van'dayken yolda bir tek adam bile dönüp laf atmamıştır. Üzerimdeki deri kıyafetlere rağmen, meraklı bakışlar beni rahatsız etmemek için ancak ben geçtikten sonra bakmışlar. Arkamdan yürüyen arkadaşım bu durumu takdir ederek anlatmıştı..."
"Ben Van'dayken oradaki esnafa göre hep hocaydım..."


