Mine Artu

BİR  İKİ  ÜÇ GÜLÜMSEYİN

 

Fotoğraf sanatındaki çekim hataları gibi, yaşamımızda da değerlendirme hataları yapıyor muyuz bol bol? Her durumu, olayı kendimizce en uygun fonda fotoğraflayıp sevdiklerimizi baş köşelere, sevmediklerimizi en ücra köşelere mi yerleştiriveriyoruz...

Sizin kaç tane bu tarz yaşam fotoğrafınız var... En kötü çerçeve içerisinde, en olmadık yerlere savrulmuş...

     

Her fotoğrafta bir konu, bir özne var mutlaka, mutlulukla gülen bir çehre... Peki ya fon? Genelde en güzel fon seçilir fotoğraf konusuna mekan olarak... Ya yemyeşil bir bahçe, ya da masmavi bir deniz...

     

Buraya kadar herşey güzel. Yalnız iki boyutu var işin. Ya en güzel fonda gülümseyen yüzün aslında kendini kandırdığı, o fonun aslında bir imitasyon olduğu gerçeği. Ya da en acımasız en karanlık fona yerleştirilen haksızlığa uğramış yüzlerin sessiz serzenişleri... Biz de olabiliriz bu, bir başkası da... Çıkaralım mı şimdi fotoğraflarımızı birer birer yeni baştan düşünmek için?

     

Yaşamımıza ait en güzel anlar bir bir birikiyor... Bir fotoğraf sergisi olarak düşünürsek yaşadıklarımızı, ya da fotoğrafladıklarımızı diyelim; hangileri hakeder en değerli övgüleri? Ya da kimlerin sergilerinde en baş köşelerdeyiz? Ya da kimler nerede unuttu bizleri?

     

Sonsuza dek gözönünde olacağını sandığımız umarsız gülüşlerle konu olduğumuz fotoğraflarımız şimdi nerelerde?

     

İşin bu noktasında takılıp düşünmek gerek. Nedir gerçeğin iç yüzü? Yüzyıllardır üzerinde düşünülen, tartışılan bir kavramı satırlarımız arasında “evreka, evreka” diyerek açıklamaya çalışacak değiliz...

     

Bizi biz yapan en önemli unsurlar, hayata bakış açımız, gördüklerimiz, değerlendirdiklerimiz, fotoğrafladıklarımız ya da buruşturup bir kenarı attıklarımız... Bir kenara atıldığımız zamanlar da belirler aslında bizi.

     

Bir insan seçtikleri değil, reddettikleridir aslında diyen bir söz doğru söyler belki de....

“Reddettiklerimizi seçme imkanımız olsaydı” diyerek zamanında filme çekilmiş bir konuyu tekrar tekrar işleyecek değiliz. Hatırlayalım şu filmi; film kahramanı hayatın herhangi bir alanında seçtiğini değil, diğerini tercih etseydi yaşamı ne denli farklı olurdu diye hep birlikte izleyip eğlenmiş, bu da yetmemiş bir de şaşırmıştık.

     

Oysa ne kadar da az şaşırıyoruz bazen yaşarken. Herşeyi biliyoruz ya. Yaşama hakimiyet duygusu sarmış benliğimizi dimdik ayakta tutuyor kendimize güvenimizi... Oysa önce bilmediklerinden başlamalı insan... Öğrenmeli...

     

İsterseniz doğru fotoğraf için öncelikle gerekli olanları sıralayalım bir bir. İyi bir eğitim almanız, doğru teknik bilgilerle donanmış olmanız şart. Fotoğrafa etki eden yan faktörlerden haberiniz olması gerekir. Işık gibi, mekan gibi, renklerin kullanımı gibi... Mutlaka ama mutlaka kompozisyon bilginiz olmalı... Derinlik duygusu gelişmiş olmalı. Ardından gerçekleştirilen işlem oldukça basit, küçük bir deklanşöre basıp çekiveriyorsunuz fotoğrafı... Bazıları bu deklanşör kadar zannetmiyor mu yaşamı?

     

Ne kadar çok alternatif var ıskalayıp geçtiğimiz ve ne kadar çok yanlış değerlendirme ve eksik değerleme, yaşayıp giderken hapsolduğumuz... Hayatın her alanında bu böyle... Bakış açımızda saklı bize ait tüm gerçekler...

     

Fotoğraf çekerken bile zoom ve netlik ayarı yapıyor, bir kaç dakika bekliyoruz, ortamın şartlarının fotoğrafa uygun hale gelmesi için...

     

Fotoğrafı çekilecek her ne ise en uygun, en muntazam halini bekliyoruz...

"Ben doğaçlama, anlık fotoğraf çekmeyi severim" diyenler de olabilir içinizde... Ona da olur diyelim. Hiç kimseyi kırmayalım. Söz ettiğimiz durumlar hayatın her alanı için geçerli, sanatta, siyasette, ekonomide, günlük ilişiklerde durmadan fotoğraflıyoruz durumları. Bazen insaflı, bazen insafsız bir fon içinde...

     

Belki de yapılması gereken, "en güzel fotoğraf benimki" demeden önce düşünmek... En güzel değil ama sizin fotoğrafınız. Bakın bu daha anlamlı.

     

İnsaflı olması gerekmiyor, doğru olma ihtimali sizin için yüksek olsa da çoğunlukla kabul görmesi de doğruluğunu ispatlamıyor. Olabilir... Biz sadede gelelim isterseniz.

     

Belki 10 yıl, 15 yıl, bilemediniz 70 yıl ilk günkü fotoğraf makinelerimiz boynumuzda gibi dolaşıveriyoruz hayatın damarlarında. En usta fotoğrafçı edası ile fotoğraflıyoruz önümüze çıkanları, ya da bizden kaçanları... Her birimizin en az 50 sergi açacak malzemesi mevcut.

     

Yaşam gelişiyor, insan durmadan yaşamı seyrediyor. Eski makineler boyunlarda, bazen insaflı, bazen insafsız, acemi parmaklar deklanşörlerde... Resmettikleri için kutlarken kendini bir kıyamet-alkış kocaman ellerinde, dolaşıyor hayatın damarlarında...

     

Bir tanıdığım saatlerce tutardı fotoğraf makinesinin karşısında bizleri... Kımıldamak yasak, gülmek serbest... Dakikalarca çabalardık en sevdiği pozu verebilmek için. Ben hoplayıp zıplamak isterdim. Yasaktı... Gülümsemek serbest... Arkada masmavi bir gökyüzü... Ağlamak istiyorum diyelim o fotoğrafta, fonda yine masmavi bir gökyüzü... Ağlamak yasaktı, gülümsemek serbest...

     

Çekilen her fotoğrafta flaşın önüne istemeden getirdiği parmağı çıkardı... Gülerdik... Şimdi düşünüyorum, kimlerin parmağı var kimbilir hangi fotoğraflarımızda...

     

Ben karar verdim... Bugün çıkarıp tüm fotoğrafları yeni baştan bakacağım hepsine... Kimler gülmek isterken ağlatmışım, ya da kimler kaçıp gitmek isterken tutup çekip kolundan yerleştirmişim fotoğraf makinemin karşısına... Düşüneceğim...