Mine Artu
Cilalı Aşk Devri
Cilalı aşk devri bu devir. Sadece aşkın değil pek çok gerçekliğin cilalanıp parlatıldığı ve pek çoğumuzun aldatıldığı bir çağ. Oysa hepimiz biraz da olsa beşer ve şaşar olduğumuzu biliyoruz da şaştığımızı anladığımızda nedense bir hayli şaşırıyoruz.
Oysa cilalı aşkların devri bu devir. Sanal ve bir o kadar da yalan kahramanların devri. İlla ve kati üzerinde durduğumuz gerçekliklerimizin kaçı sanal? Valla ve billa dediklerimizin kaçı yalan sizce? Manuel Puig’in yazdığı ünlü bir roman vardır. Bilenler bilir. "Örümcek Kadının Öpücüğü"
Daha sonra bir tiyatro oyununa uyarlanmıştı. Orada kahramanlardan biri diyordu ki;
"İnsanın beyni sürekli duygu salgılıyor. Su damlatan bir musluk gibi. Bu damlalar bir yere düşmek zorunda. Neresi olduğu hiç önemli değil."
Bazen bir yalana, sanala, kimi zaman da kendine ait olmayana. Bu durumda, birini sevme, beğenme, olumlama ihtiyacı insanın doğasından kaynaklanıyor diyebilir miyiz? Ya da suçu damlalara ya da her şeyi damlaların düşmesine sebep olan duygu bozukluğuna mı bağlamalı? Oysa insan sevmek ve beğenmek ister. Daha da önemlisi sevilip beğenilmek ister. Hem kendisini bir şeye adamak hem de adanılacak şey olmak ister.
Hem her şey ona ait olsun hem de ait olacağı bir şeyler olsun ister hayatında. Karmaşık bir durum. Ben ve sen arasında gidip gelen bir muamma. Aldatan olmayı, aldatılan olmaya tercih eder mesela. Kendine hayatın karşısında bir bedel biçer. Terazi kimi zaman az, kimi zaman çok çeker. Ve insan yargılanmasın, sorgulanmasın ister. İnsan hem gülmek ister, hem de kendisine gülünmesin ister.
Cilalı bir devir bu devir.
Kaygan bir zemin.
Hassas dengelerde süregelen tedirgin aşklar, beğenilme telaşındaki bağımlı üretimler devri. Cilalanmış, güzel paketlenmiş, içinden ne çıkacağı belli olmayan aşklar. Sanatta da daima kapalı bir yan vardır ya o misal.
Sanatta da hemen her üretimin hareket noktası aşktır ya. Tutkulu, vazgeçilmez, acıtan, yoran ama bırakılamayan, imkânsız, ilahi ve daha nice aşk. Cilalı aşklar devri bu devir. Parlatılmış iyi paketlenmiş aşkların devri. Bu aşklardan nasiplenen sanatımızın hali de belki bu sebeple belli.
Cemal Süreya aşkların çağla değiştiğine değinmişti bir yazısında. Ben de ona inanmıştım. O buna ’sevgilinin halleri’ diyordu, ben sevgilinin değil devrin değiştiğini savunuyordum. İlla ki aşk diyenler için gönlüm, aklı fikir selim, yüreği derin aşkları savunuyor. Beynim cilalı devirlerin bitip sağlam fikirli devirlerin başladığını söylüyor.
Yoksa aşklar aynı kalıyor da insan mı yanılıyor?